CHP Nasıl Kurtulur? -1

Hatırlayanlar olacaktır. 1986 yapımı Atıf Yılmaz imzalı ve Müjde Ar’ın başrolünde oynadığı, Vasıf Öngören’in eserinden uyarlanan “Asiye Nasıl Kurtulur?” Türk sinemasının önemli yapıtlarından biridir. Namusuyla yaşamak isteyen Asiye, sistem içinde denenen tüm yollar neticesinde tekrar batağa çekilir. Asiye; Öngören’in yazımında Türkiye’dir ve Türkiye’nin kaderinden ayrı düşünülemeyecek mukadderata sahip CHP’nin de günümüzün Asiye’si olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle “CHP Nasıl Kurtulur” başlığı, “Türkiye Nasıl Kurtulur” sorusundan ayrılmaz. Yine filmden yola çıkarak şunu söyleyebiliriz ki sistem içinde kalarak Türkiye için onurlu, namuslu ve güvenli bir kurtuluş yolu yoktur.

“CHP Nasıl Kurtulur?” tartışması, sosyal medyada birkaç afilli sözle anlatılamaz. Maalesef günümüz insanı, hızlıca tüket ve at alışkanlığının bir neticesi olarak uzun yazılara tahammül edemiyor. Fakat kısaca çözüm yollarından bahsetmek, muhatapların daha kısa slogan ve aklı perdeleyen öfke ifadelerinden öte bir netice doğurmuyor. Bu şartlarda en azından tarihe not düşmek ve belki bir şekilde muhatabını bulur düşüncesiyle, beş gün boyunca bir yazı dizisiyle bu tartışmayı yürütmek istedim. Konuyu tüm veçheleriyle tartışıp kendi önerilerimi son yazıda maddeler halinde ortaya koymaya çalışacağım.

Türkiye, 1973 Petrol krizinden şiddetle etkilendi. 1974’te Kıbrıs Barış Harekâtı’na öncülük eden Bülent Ecevit-Necmettin Erbakan hükümeti, Soğuk Savaş dengesine yaslanarak bu badireyi atlatabileceğini düşünüyordu. Adnan Menderes, iktidarının son döneminde bu dengeye oynamaya çalışmış ama darbeyle iktidarına son verilmişti. Süleyman Demirel, 1960’lı yıllarda ekonomik yatırımlar üzerinden Sovyetler Birliği’yle ciddi ilişkiler geliştirdi. ABD’nin haşhaş meselesi başta olmak üzere baskılarına ise, Tanzimat ricalinin ustalıklı oyalama taktikleriyle direnmeye çalışıyordu. Ecevit ise daha net ve açık bir şekilde Sovyetler Birliği’ne yaslanarak Türkiye’nin ABD-NATO sistemi içindeki açmazlarına, sistem dışına çıkmayarak çözüm arama derdindeydi.

1973-1974 yılları tüm dünya için çok kritik bir döneme tekabül eder. Vietnam yenilgisinin ağır maliyeti altında, Sovyetler Birliği, Almanya ve Japonya’nın karşısında ekonomik büyüme hızında geriye düşen ABD, büyük bir prestij kaybına uğramış, Sovyetler Birliği kendisine 1945 yılında biçilen rolü zorlamaya başlamıştı. Bu koşullarda ABD, Sovyetler ile 1956 sonrası ilişkileri her geçen gün kötüleşmiş ve sınır

çatışmaları yaşamaya başlamış Çin ile barıştı. H. Kissenger ve Zhao Enlai’nin ustalıkla yönettiği pinpon diplomasisi, 1973’te ABD Başkanı R. Nixon’ın Çin’de Başkan Mao’yu ziyaret etmesiyle büyük bir başarı sağladı. ABD-NATO ve Çin’i eşzamanlı karşısına alan Sovyetler en fazla on yıl daha direnebildi.

Aynı dönemde ABD ve İngiltere, yüksek emek maliyetleri ve Almanya-Japonya’nın üretken dinamizmi karşısında büyük bir verimlilik krizine girmişti. Petrol Krizi, enerjiye muhtaç bu iki yükselen gücü frenlemek için kullanılırken, ABD krizi bahane ederek, dolar basmanın altın rezervine bağlı olduğu ve küresel ekonomik denge içinde çok önemli bir yeri olan Bretton Woods para sisteminden vazgeçerek, doları hiçbir şarta bağlı olmadan, sınırsız basma yetkisini, ABD Wall Street’in büyük finans güçleri tarafından kontrol edilen ABD Merkez Bankası’na bıraktı. Bu karar, 2000’li yıllara kadar, ABD’nin tüketim ekonomisi çerçevesinde karşılıksız bastığı dolarlarla dünyadan büyük bir artık çekebildiği, bu artığın bir kısmıyla da bilgisayar-bilişim teknolojisinde diğer ülkelere büyük bir fark attğıı bir süreci üretti. Fakat bu karar kapitalizmin uzun vadeli tüm işleyişini bozduğu gibi, kapitalizm 2008 itibariyle ilk defa sistemsel kriz belirtileri veren derin yapısal krizlere girdi. 1974’te alınan bu karar neticesinde yıllar içinde üretim-finans ilişkisi tamamen kopmaya başladı ve büyük finans sermayesi üretici güçleri baskılayan bir seviyeye geldi. Bu sürecin iktisadi manada neo-liberalizm, siyasal manada ise hem neo-liberal hem de neo-muhafazakâr bir programla yürütüldüğünü söyleyebiliriz. Türkiye 1970’li yıllarda Soğuk Savaş dengesi üzerinden siyaset üretmeye çalışırken, Soğuk Savaş’a son verecek bütün kırılmalar aynı zaman diliminde yaşanmaya başlandı. Türkiye ve CHP bu süreçten nasibini sonuna kadar aldı.

1980’e kadar Türkiye’nin hâkim siyasal ideolojisi, sağ ve sol varyasyonlarıyla Kemalizm’dir. AP-CHP, bu ideolojinin farklı kanatlarını temsil ediyorlardı. Turhan Feyzioğlu ise iki kanadın dışında, bizzat Kemalizm’in merkezini temsil etme düşüncesiyle yola çıktı ama merkez zaten kendi sağ ve soluyla mevcuttu, başarılı olamadı. 1960 itibariyle CHP, bir yönüyle devlet seçkinleri – memur kesimine, diğer taraftan da bizzat palazlandırdığı sermaye sınıfına yaslanmaktaydı. Fakat 1960’lı yıllarda solun güçlenmesiyle CHP hem yükselen sanayi işçilerinin desteğini sağlamak hem de sosyalist alternatife karşı sistemin sigortası olmak için ortanın solunda karar kıldı. Böylece geleneksel toplumsal tabanına, Feyzioğlu gibi parti içindeki muhafazakârların direnişine rağmen, işçi sınıfının önder kesimlerini de katmaya başladı. Bu sürecin daha dengeli götürülmesini savunan İnönü ile daha kararlı yürütülmesini savunan

Ecevit’in çatışması neticesinde 1972’de CHP’nin lideri olan Ecevit, kimi büyük sermaye gruplarının tepkisini almak pahasına Soğuk Savaş dengesine oynama ve halk kesimlerine açılma kararı verdi. Elbette bu açılımların sınırı ortanın solu – demokratik sol bir perspektifle sınırlı kalacaktı. Fakat TKP’nin DİSK üzerinden CHP’yi ele geçirme stratejisi, DİSK’in CHP tarafından yutulmasıyla neticelenip, Ecevit, NATO’nun paralel-derin devlet örgütlenmesi olan Gladio’yu çözmeye başlayınca, CHP’nin sistem içindeki iki sigortadan biri olma vasfı, devlet ve müttefiklerimiz tarafından tekrar tartışılmaya başlandı. Ecevit, sınıfsal karakterinin ve vizyonunun sınırı nedeniyle hesap soracağını ilan ettiği Gladio karşısında sessizliğe bürünmek zorunda kaldı. 1974 itibariyle tekrar yükselişe geçen halk hareketi ise 1977 sonrasında terörize edilerek geriletildi ve 1980 darbesiyle yok edildi.

1980 Darbesi’ne giden süreçte neo-liberalizmin rolünü görmemek ve neo-liberal dönüşümün günümüzde tüm dünyada tehdit altında olan demokrasileri esas krize sokan sebeplerin başında geldiğini anlamamak, CHP’nin en büyük sorunlarından biridir. Neo-liberal dönüşüm, dünyada kendisine laboratuvar olarak, sosyalist S. Allende yönetimindeki Şili’yi seçmişti. CIA tarafından tertiplenen darbeyle iktidara gelen A. Pinochet’nin baş danışmanı, liberalizmin abidevi ismi Friedrich August Von Hayek’i. Neo-liberal iktisadın merkezi sayılan Chicago okulundan uzmanlar da Şili’de görevlendirilmişti. Hayek, demokrasiyi Şili’de liberalizm için büyük bir tehdit olarak görmekteydi. Çünkü demokrasi; her ne kadar egemen sınıf, ideolojik ve kültürel aygıtları kontrol etse de kimi zaman sosyalistleri iktidara taşıyacak hatalar yapabiliyordu. Hayek’e göre piyasa ekonomisinin kaderi, halk egemenliğine terk edilemezdi. Pinochet’nin askeri diktatörlüğü, Şişi’nin neo-liberal dönüşümünü hazırlamıştı. Bu deney ABD’yi çok memnun etti, sonuçlar iftihar ediciydi. Sıra, kapitalist dünya ekonomisinin yeni düzenine eklemlenmeye müsait olmayan diğer ülkelere gelmekteydi, halkçı-devletçi ya da Keynesyen ekonomik yapısını önemli oranda koruyan Türkiye, askeri darbe marifetiyle ve Turgut Özal’ın yürütücülüğünde sürece dâhil edildi. Batı sistemi, Türkiye’ye demokrasiyi değil, askeri darbenin sopasıyla neo-liberal dönüşümü dayatmıştı. Devam edeceğiz.