1990’lı yıllar bir yönüyle 1980 askeri darbesinin izlerinin silinmeye çalışıldığı, demokratikleşme yönünde adımların atıldığı bir dönemdi. Diğer yönüyle ise PKK terörünün en şiddetli yıllarıydı ve devlet kontra-terör uygulamasıyla gayri nizami harbi başlatmıştı. Askeri manada sonuç alınmaya başlanmıştı fakat devlet içinde gayri nizami harp sistemi gayri hukuki yapılanmaları da doğurmuştu, Türkiye devlet-siyaset-mafya üçgeninde çürüyordu.
1993’de Özal’ın ölümü, Demirel’in Cumhurbaşkanı olması ve İnönü’nün siyasetten ayrılması birbirini izledi. 1993, Sivas Katliamı’yla zihinlere kazındı. Daha sonra, sol-Kemalist aydınlara yönelik suikastlar başladı. Bu aydınların katliyle, kültürel hegemonya liberallere geçiyor, aynı zamanda suç İran’ın üzerine atılarak, Türkiye’de yükselen İslamcı akımlar içinde İran ile yakın ilişkiler geliştirip ABD’ye mesafeli olan kesimlere karşı büyük bir histeri yaratılıyordu. Maalesef SHP, bu korkunç süreçte pasif kaldı, verilen sözlere rağmen olaylar aydınlatılamadı.
İktidarın büyük ortağı DYP’de Tansu Çiller’in Demirel’e rağmen genel başkan seçilmesinde medyanın büyük bir kamuoyu desteği yaratmasının etkisi oldu. “Sarışın güzel kadın, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı, modern Türkiye’nin yüzü” olarak aksettirilen Çiller aynı zamanda ABD vatandaşıydı ve Özal’ın yarım bıraktığı işleri tamamlama amacındaydı. Özal’ın yarattığı ekonomi, 5-10 yıllık periyotlarda krizlere neden olmaktaydı, 1994 Ekonomik Krizi, bu dönemin neticesiydi ama sorumluluk DYP-SHP hükümetinde kaldı. Çiller durumdan istifade özelleştirmelerin yolunu açtı, SHP onayladı. Mafyalaşmış sistem şimdi de kamu kaynaklarının yağmalanmasıyla yeni bir aşamaya geliyordu. Çiller “son sosyalist devleti yıktık” derken Karayalçın ile mutluluk pozu veriyordu. Büyük medya, özelleşti-güzelleşti naralarıyla; ülkede işsizlik, üretimsizlik, işçi haklarının gaspı, kamu mallarının yağmalanması ve mafya ekonomisinin güçlenmesinde propagandist rolünü mükemmelen oynuyor, işçiler bile özelleştirmeci partilere oy atmak için sıraya giriyordu. SHP bir yandan önlenemeyen Gladio tertipleri, diğer yandan gayri nizami harbin Tansu Çiller-Mehmet Ağar liderliğinde yarattığı yapının fiilleri ve son sosyalist devletin yıkımı adı altında Kemalist Devrim’in ekonomik mirası tasfiye edilirken ya etkisizdi ya da işbirliği yapıyordu. Bu şartlarda Karayalçın CHP’sinin 1994 seçimlerindeki mağlubiyeti kaçınılmazdı.
Söylemde solcu fakat fiilde bütün bir ortanın solu dönemlerinin en silik, içeriksiz ve sağ-liberal dönemi Murat Karayalçın’ın başkanlık yıllarıydı. Nitekim 1995’te SHP ile CHP birleşirken, adres CHP olarak kalmıyor; Deniz Baykal, Karayalçın karşısında genel başkanlık yarışını farklı biçimde kazanıyordu.
Baykal göreve gelir gelmez kendisinin farkını ortaya koymak istedi. Çiller’e taviz vermedi ve hükümeti erken seçime zorladı. Bu arada Türkiye, Avrupa Gümrük Birliği’ne tamamen aleyhine olan bir anlaşma ile dâhil oldu. CHP içinde AB’ye girme umudu taşıyanların yüzünde güller açıyor, Çiller ve Baykal birlikte şampanya patlatıyordu. Türkiye’nin AB’ye alınması imkânsız olmasına rağmen ülkede AB baharı esiyor, Baykal günümüzde revize edilmeye çalışılan bu anlaşma üzerinden Çiller ve Mesut Yılmaz ile “ülkeyi AB’ye en iyi ben sokarım” tartışmaları yaşıyordu. Maalesef aradan geçen otuz yıla rağmen CHP liderliği AB masalından vaz geçmiş değil. CHP’nin en büyük strateji sorunlarından biri de şüphesiz gerçekçi olmayan bu dış siyasette ısrar ederek, eşit olmayan ilişkiler kurmaya hevesli olmalarıdır.
1995 Genel Seçimleri, SHP-CHP’nin cezalandırıldığı bir başka seçim oldu. DYP ile koalisyon yılları, CHP’nin merkez sağ-liberal siyaset karşısında bir çözüm olmadığını göstermişti. Bu nedenle sistem karşıtı tepki Refah Partisi’nde toplanmış ve sandıktan birinci parti çıkmıştı. Ecevit, özelleştirmeye karşı özerkleştirme savunusu, milliyetçi tutumu ve işçi hakları vurgusuyla toparlanmaya başlamış oylarını % 14,61’e çıkarırken CHP %10,71 ile barajı güç bela aşmıştı.
Solun, sağ karşısında alternatif olma yeteneğini yitirmesi RP’yi güçlendiriyordu. Fakat RP’nin iktidarına müesses nizam izin veremezdi, nitekim 28 Şubat Süreci bu dönemde yaşandı. DSP süreçte ordunun göz bebeğiydi. Demirel ve Ecevit, 1980 öncesi kavgalarını bir yana bırakmış, büyük bir uyum içinde RP’yi baskılarken, ülkenin darbeye sürüklenmesini de engellemişlerdi. Süreç sonunda RP kapatılmış, Parti içindeki Batı ile ittifakı savunan, liberal ekonomik modeli benimsemiş Yenilikçiler grubu büyük bir ittifakın desteği ile kendi yolunu çizmeye hazırlanıyordu. Ecevit ise büyük bir siyasal kriz dönemini ustaca yönetmişti, üstelik azınlık hükümetinin başbakanı olarak Öcalan’ın ülkeye getirildiğini kamuoyuna açıklamıştı. Merkez sağ siyasetin yıpranmışlığı, siyasal sistemin sigortası olarak dürüst Ecevit imajı ve milliyetçi heyecan, 1999 seçimlerinde DSP’yi %22,19 birinci parti yapmıştı.
Baykal ise 1995 seçimleri ardından muhalefette kalarak güç toplamaya karar verdi. Bu arada CHP’ye yeni bir ideolojik yol çizmek istiyordu. Adres olarak ise 25 yılın ardından İşçi Partisi’ni İngiltere’de iktidar yapan Tony Blair’i gösterdi. Baykal’ın ağzından Blair ve yeni sol sözleri düşmüyor, “Dünyada Yeni Sol, Türkiye’de Yeni CHP” sloganlaştırılıyordu. “Yeni Sol” aslında sol değildi, solun liberal versiyonu bile sayılmazdı, liberalizmin bir türeviydi. Sol, ekonomik ve siyasal değerler açısından tamamen liberalleşiyor, sadece etnik, dinsel, cinsel alt kimliklerin savunusuyla yetiniyordu. Esasen siyasal güçler, büyük sermayenin programlarını uygulayan yöneticilere dönmüş, siyasal arena şov dünyasının bir parçası olmuştu. 1998 CHP Kongresi’nde Baykal, merdivenlerden koşarak, konfetiler içinde ve Ricky Martin şarkısı eşliğinde salona girdiğinde, ciddiyetiyle bilinen CHP kongreleri gösteri alanına dönmüştü. Mehmet Sevigen de kitleyi coşturan, eğlendiren kişi olarak Yeni CHP’nin sesiydi. Neticede CHP, 1999 seçimlerinde %8,7 oy alarak barajı geçemedi, Baykal istifa etti.
Bu şartlar altında olağanüstü Kongreye giden CHP’de “yeni sol” eğilimli Altan Öymen 521 oy alırken, sol Kemalist aday Hasan Fehmi Güneş 508 oy almıştı. Öymen’in Genel Başkan oluşu Baykalsız CHP’nin güçleneceğini ümit edenleri heveslendirmişti fakat Öymen, Baykal’ın baskısı karşısında Olağanüstü Kongre’ye gitme kararı aldı. Olağan kongreler beklenseydi netice farklı olabilirdi fakat Öymen, Baykal’ın delege hâkimiyetinden seçime girerek partiyi Baykal’a teslim etmiş oldu.
Baykal, 1999’dan sonra siyasetlerinde revizeye gitmedi, hatta siyaset ile çok meşgul olmadı. Dikkatini Parti’ye verdi. SHP’nin kuruluşundan 1999 1 Ekim’de Baykal tekrar seçilene kadar, parti içi demokrasinin çok güçlü olduğunu söylemek gerekir. Baykal, seçim yenilgisinin nedenini parti içi demokraside gördü. Ecevit’in disiplinli DSP’sine işaret etti. Elbette bu tamamen keyfi ve gerçeklikten uzak bir okumaydı. Neticede 1999 itibariyle Baykal parti içi demokrasiyi yok etti. Kemal Bey döneminde kimi zaman demokratik uygulamalar olsa da 1999’a kadar olan sürecin yanına bile yaklaşılamadı. CHP’de parti içi demokrasi en büyük sorunlardan biri olamaya devam ediyor.
Türkiye, 2002 seçimlerine girerken DSP çökmüş, buradan ayrılan troyka dağılmış, CHP solda tek parti olarak kalmıştı. Cem Uzan’ın Genç Partisi, DYP ve MHP’nin baraj altı kalmasına neden olunca, Türkiye’de siyaset tamamen dönüştü. Barajı iki parti aşmıştı, Adalet ve Kalkınma Partisi ile CHP. Baykal durumdan çok memnundu. Türkiye’nin ABD gibi iki partili sisteme döneceğini, sırayla CHP’nin de iktidara geleceğini umuyordu. Erdoğan’ın tarihsel kökleri nedeniyle Batı ile iyi anlaşamayacağını, Kemal Derviş ekonomisini sürdüremeyeceğini, böylece iktidarını devam ettiremeyeceğini düşünüyor, hatta süreci hızlandırmak için Erdoğan’ın siyaset yasağını kaldırıyordu. Evdeki hesap çarşıya uymadı, Erdoğan ABD-AB ile mükemmel uyumlu, Özal-Derviş politikasını tavizsiz uygulayan bir lider olarak ulusal ve uluslararası manada geniş bir koalisyon tarafından desteklendi. Türkiye’ye bu dönemde akan sıcak para her ne kadar çok kötü kullanılsa ve ileride balonlara neden olsa da işler görünürde büyüğünden küçüğüne tüm kesimler için iyi gidiyordu.
Baykal bu dönemde 1 Mart 2003 tezkeresinin reddedilmesinde tarihi bir rol oynayarak, Türkiye’nin bölünmesi ve kısmi işgalinin önüne geçmişti. Kıbrıs’ın, AB hevesiyle elden çıkmasına neden olabilecek Annan Planı’na direndi. Zamanla Baykal, “yeni sol”dan uzaklaşıyor, ulusalcı bir çizgiye yöneliyordu. 2007 Cumhuriyet Mitinglerinin talebiyle DSP ile seçim ittifakı yapmıştı. Parti içinde demokrasiyi yok etmesine rağmen, endişeli kitleler için tek adresti. Erdoğan 2007’ye kadar son derece liberal ve AB merkezli bir siyaset belirlemişti. Fakat CHP’liler bunun geçici olduğunu, henüz Cumhurbaşkanlığı-yargı-üniversiteler gibi önemli güç merkezlerinde etkisini kuramadığı için, taktik olarak böyle davrandığını, sistemin denetim ve kontrol mekanizmalarını ele geçirirse, işte o zaman ajandasını uygulayacağını düşünüyordu. Yalnız ekonomik ferahlama ve 90’ların yorucu koalisyon ikliminden sonra tek parti istikrarı ve merkez sağın çöküşü, Erdoğan’ın 2007 seçimlerini % 47’ye yakın oy alarak kazanmasına neden oldu. CHP ancak % 1 oy artışı sağlamış, MHP yok olan merkez sağın milliyetçi kesimlerinin desteğiyle % 6 oy artışıyla % 14’ü aşmıştı.
2007 sonrası, iktidar sertleşti, FETÖ’nün yürütücülüğünde Ergenekon-Balyoz operasyonları başladı. Milli Bayramlar kutlanamaz hale geldi, TC ibareleri söküldü, Kürt açılımı başladı ve Habur rezaleti gibi birçok olay yaşandı. Erdoğan ülkenin yarısını konsolide etmiş, Kemalist Devrim’in son varoluş alanlarını yok ediyordu. CHP, ordu başta olmak üzere tüm kurumların FETÖ karşısında boyun eğdiği bir ortamda sert direniş sergiledi. CHP nihayet ulusalcı-Kemalist bir siyasal hatta oturmuştu.
Ordu içinde 1990’lı yıllarda ABD’nin yeni sisteminde Türkiye’nin parçalandığını gören bu yüzden de Avrasya ile işbirliğini savunan generaller 28 Şubat döneminde etkindi. ABD, Türkiye’nin kontrolden çıkma ihtimaline karşı, AB aday üyeliği havucuyla Türkiye’yi kapıya bağlamıştı. Fakat süreç içinde ABD’nin Türkiye ile ilişkilerinin gerginleşmesi muhtemeldi ve bu şartlarda Avrasyacıların cezalandırılması gerekiyordu. FETÖ’nün yargı terörü, rejimin tasfiyesiyle birlikte bu amaca hizmet ediyordu. CHP o dönemde Onur Öymen, Şükrü Elekdağ gibi deneyimli eski bürokratlarının etkisiyle Batı’nın planlarına karşı uyanık ve dirençliydi. 2010’da Baykal’a kaset komplosu düzenlendiğinde CHP anketlerde %28’i bulmuştu. Bundan daha önemlisi, ekonomik istikrar Özal’ın kurduğu sistemde sürekli olamazdı. Birkaç yıl içinde balonlar patlamaya başlayacaktı. İşte bu koşullarda ulusalcı-sol Kemalist çizgideki CHP, seküler kesimleri, milletçileri ve ekonomik manada darbe yemiş kesimleri birleştirebilecekti. CHP’nin iktidara gelmesi belki bir seçim daha bekleyebilirdi ama bu gerçekleştiğinde mevcut siyasal yönelimiyle ABD ve onun yerli aparatlarının hiç hoşuna gitmeyecekti. Nitekim FETÖ düğmeye bastı, kaset komplosu sonucu Baykal istifa etti. Baykal, istifasını açıklarken siyasi hayatının en iyi konuşmasını yapmış ama Pensilvanya’nın samimiyetine güvendiğini söyleyerek tertip merkezini doğru saptayamamıştı. Baykal’ın bu hatasının bedeli ağır oldu. Kemal Kılıçdaroğlu, bu dönemde, elindeki dosyalarla yolsuzluk ifşaları başlatmış ve popüler olmuştu. Baykal istifa ettiğinde, Kılıçdaroğlu kesinlikle genel başkanlığı düşünmediğini söyleyerek, siyasi hayatında çok sık başvurduğu bir taktiği uygulamaya aldı. Baykal, Parti’nin direneceğini ve buradan siyasal bir meydan okuma başlayabileceğini düşünüyordu ama yanıldı. Önder Sav’ın müdahalesi ve Gürhan Akdoğan’ın okuduğu metinle, Kemal Bey’in devri muştulandı.
Son bölümde, Kemal ve Özgür Beylerin döneminin ana hatları tartışılacak, CHP’nin şimdiki durumdan kurtulması için çözüm önerisi ortaya konacaktır. Yarın yazı dizisinin son bölümüyle buluşmak üzere…