Memlekette nereye gitsek, nereye baksak herkes bir fotoğraf çektirme derdinde. Boy boy pozlar veriliyor; odasına dönen, makamına oturan hemen bir kare yakalama telaşına giriyor. Hatta pek çok kurum ve kuruluş, sırf fotoğraf çekilebilsin diye özel dekorlar, logolar yaptırmış. Kimi babasının mezarı başında fotoğraf çektiriyor, kimi kurum logosunun önünde, kimi de makamının ihtişamını göstermek için odasında…
Ama bu kareler hatıra olsun diye çekilmiyor. Asıl amaç: “Bakın, ben ne kadar değerliyim.” Mütevazı görünen yüzlerin ardında şişkin egolar yatıyor. Kibir, nezaketin altına saklanıyor. En çok da “fedakâr, cefakâr” görünmeye çalışan ama misafirini gizlice ezen, insanları aşağılayan gizli narsisizm topluma sirayet etmiş durumda.
* Bir belediye binasında açılış töreninden çok, protokolün fotoğrafı konuşuluyor.
* Bir okulda öğrencilerin başarısından çok, müdürün kürsüdeki pozu paylaşılıyor.
* Bir düğünde mutluluktan çok, gelin-damatın sosyal medyadaki “like” sayısı önemseniyor.
Toplum olarak narsisizme ve şımarıklığa sürükleniyoruz. Kimse kimseyi beğenmiyor; herkes kendini her şeyin üzerinde görüyor. Eğitimli olmanın, entelektüel birikimin değeri kalmamış. Küçük değerler geçerli hale gelmiş: aşçı olmuş, süs olmuş, gösteri olmuş… Sağdan sola savrulmamızın nedeni de bu.
Bugün geldiğimiz noktada dindar-dinsiz, paralı-parasız, okumuş-cahil, güzel-çirkin, iyi-kötü herkes mutsuz. Adeta “Mutsuzluklar Ülkesi” olarak dünyaya tanıtılabilecek bir hale geldik. Çünkü herkes parasıyla, sanal görsellikle kendini güzel göstermeye, bedenini teşhir etmeye çalışıyor. Bu da patolojik bir narsisizmle var olma çabasına dönüşüyor.
Fransız düşünür Guy Debord’un Gösteri Toplumu adlı eserinde modern dünyayı şöyle tanımlar: “Gösteri, mevcut yaşamın somut tersine çevrilmesidir.” Yani insanlar artık gerçek deneyimden çok, deneyimin sunumuna değer veriyor.
Bugün Türkiye’de gördüğümüz fotoğraf çektirme telaşı, Debord’un tarif ettiği gösteri toplumunun canlı bir örneği. İnsanlar yaşadıkları anı değil, o anın görüntüsünü önemsiyor. Hatıra değil, performans; içtenlik değil, imaj öne çıkıyor.
Kolektif bir mutsuzluk yaşıyoruz. Asaletle, olgunlukla ön plana çıkmak yerine, fotoğraf kareleriyle kendimizi kanıtlamaya çalışıyoruz. Oysa gerçek değer, ekranlarda değil; insanın iç dünyasında, davranışlarında ve başkalarına gösterdiği samimiyette gizlidir.
Debord’un dediği gibi, gösteri toplumu bizi gerçek yaşamdan koparıyor. Bizim ihtiyacımız olan şey, gösterinin parıltısını değil; içtenliğin, samimiyetin ve hakiki insanî bağların ışığını yeniden keşfetmek.