İran'daki olaylar karşısında doğru tutum ne olmalıdır?

İnanç ve ideolojilerimizden farklı olsa da her halkın kendi siyasal sistemini kurma iradesini tanımak milli egemenlik düşüncesinin gereğidir. Yalnız bu saygı yanında bazı sorumlulukları da getirmektedir, o ülkenin iç işlerine müdahil olmamak gibi…

Küreselleşme sürecinin zihin dünyalarında yarattığı en büyük tahribat “milli egemenlik ve bağımsızlık” düşüncelerinin örselenmesi oldu. Ayrıca bu kavramların kullanılmasında büyük bir keyfilik de ortaya çıktı. Liberal söylemleri savunanlara karşı, milli egemenlik ve bağımsızlıktan söz etmenin ne kadar zorlaştığını son Venezuela olayında gördük. ABD’nin küresel hegemonyası maddi manada sona gelmiş olsa da zihin dünyalarındaki tesiri bir müddet daha devam edecek gibi. Maddi süreçlerin değişimi, zihin dünyalarındaki dönüşümü aynı hızda sağlamaz. Öncüler ve aydınlar, maddi süreçlerdeki değişimi okuyarak, hatta onun önüne geçme istenciyle, avangart düşünceler savunabilir. Kitleler için ise süreç biraz daha ters işler.

Önümüzdeki yılların iyi senaryosu, devlet-ulus-sermaye arasındaki dengenin yeniden kurulduğu bir küresel sistemin oluşturulmasıdır. Kötü senaryo ise büyük bir yok oluşla neticelenebilecek olan nükleer savaştır. Ara senaryoların cari olacağı ama en sonunda iyi senaryoya doğru sürecin evrileceğini düşünüyorum. Bu açıdan önümüzdeki on yıllarda, milli egemenlik ve bağımsızlık düşünceleri yeniden yükselişe geçecektir.

Bu ilkeler, egemen olarak tahayyül edilen bir milletin mukadderatını belirleme hakkını tanımak anlamına gelir. Bu bağlamda İran halkının, hoşuma gitsin ya da gitmesin her türlü kararını saygıyla karşılarım. Elbette bu ilkelerin gereği olarak da her türlü dış müdahaleye karşı çıkmayı görev bilirim. Bu tarz müdahalelerle, milli egemenlikten pay çalan ve kendi gündemlerini hâkim kılmaktan başka derdi olmayan emperyalist saldırganlığa karşı, ülkelerin diğer egemen devletlerle oluşturacağı direniş hattını da savunurum.

İran, dünyanın en stratejik konumlarından birine sahip, ayrıca petrol ve doğal gaz rezervleriyle de öne çıkan, köklü devlet geleneği olan bir ülke. Ülkeyi neredeyse bin sene Türk hanedanlar yönettikten sonra 1925’te Rıza Pehlevî, Fars (Pers) kökenli bir hanedan teşkil etti. Otoriter bir modernleşme projesi hayata geçiren İran Şahı, Fars milliyetçiliğini de benimsemişti. Yalnız bu milliyetçilik, milli egemenlik ilkesini kabul etmemiş; İran’da din adamları sınıfının gücünü azaltmayı hedeflemiş, bu nedenle de Zerdüştlük başta olmak üzere, Pers ve Sassani Hanedanlarının Şah’a kutsiyet atfeden söylemini milliyetçilik üzerinden yeniden üretmeye çalışmıştır. Rıza Pehlevî 1941’de, II. Dünya Savaşı’nda Hitler’i desteklediği için İngiliz-Sovyet işbirliğiyle tahttan indirildi ve yerine oğlu Muhammed Rıza, Şah ilan edildi.

1951 seçimlerini kazanan Muhammed Musaddık önderliğindeki milliyetçiler, İran petrolünü millileştirme projesini başlattı. Şah, 1952’de Musaddık’ı görevden almaya çalışsa da İran halkının direnci neticesinde ABD’ye kaçtı. 1953’te ise Amerikan ve İngiliz istihbaratlarının Ajax Operasyonu sonucu gerçekleşen darbe ile Musaddık tutuklanınca Şah geri döndü ve ilk iş olarak İran petrollerini BP’ye sundu. İran’a kalan sınırlı petrol geliriyle, neredeyse hiçbir saltanatta görülmeyecek ölçüde şatafatlı bir hayat sürmeye, yakın çevrelerini zenginleştirmeye devam etti ve ABD’nin Ortadoğu’daki en büyük müttefiki olarak yoğun silahlanma programı başlattı. Beyaz Devrim adını verdiği modernleşme hamlesiyle kır-kent dengesini bozan Şah, hızlı büyüme istencinin ağır sonuçlarıyla yüzleşti. Dejenerasyon ölçüsündeki kişisel yaşamları, büyüyen kent ve kır yoksulluğu, İslam’a karşı Zerdüştlük propagandası; İran’ın aydın, öğrenci, işçi, köylü ve din adamı tabakalarından oluşan geniş kesimlerini Şah’a karşı muhalefette birleştirdi. Şah, ABD ve İngiltere’nin desteğine güvenerek, her gün yüzlerce kişiyi katletmeye başladı. Diktatör bir kraliyet rejimi, temel insan haklarını çiğneyerek, seküler ama dejenere bir yaşam tarzıyla iktidarını sürdürmeye çalışsa da 1979’da İslam Devrimi’yle yıkıldı ve Şah İran halkına ait yirmi milyar dolar servetle yurtdışına kaçtı. Osmanlı Hanedanı’nın milletin parasının neredeyse kuruşuna dokunmadan ülkeyi terk ettiği düşünülürse, hanedanın kalitesi daha iyi anlaşılır.

İran Devrimi, Şah karşıtı geniş koalisyona temsil hakkı tanıyan bir demokrasi tesis etmek yerine, velâyet-i fakih düşüncesi temelinde teokratik bir rejim inşa etti. İslam Devrimi’nin lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni, ömrü boyunca basit bir hayat sürdü. Maddi olarak ortalama bir İranlı’nın yaşam standardının daha altında yaşadı. İran’da yoksul kesimler lehine daha eşitlikçi bir ekonomi inşa etti. Fakat kendisiyle ittifak yapan demokrasi yanlılarına acımadı. Bu yüzden Devrim’in ikinci adamı Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari ile ters düştü ve Muntazari yerine bugünkü yönetici Ali Hamaney yükseldi.

Büyük umutlarla gerçekleşen devrim, diyalektik yasaya boyun eğdi. İfrata varan siyasal İslam uygulamaları, tefritle neticelendi. Şah döneminin bakiyesi olan ve seküler-Batılı yaşam tarzını en dejenere şekilde benimsemiş üst tabaka ve yüksek orta gelirli kesimlerin İslam ile olan bağları koptuğu gibi, aydın ve öğrenci çevreler içinde rejime karşıtlık, İslam’dan kopuşa dönüştü. Bugün İran’daki seküler kesimlerin ciddi bir özgürlük anlayışı yok. Özgürlükten sadece tüketim ve Batılı yaşam biçiminin en sakil taraflarını anlıyorlar. Bu tefridin en önemli nedeni de şüphesiz rejimin ifratlarıdır. Son yıllarda İran’da, başörtüsü yasağının kalkması dâhil, günlük yaşamda insanların hürriyetini kısıtlayan neredeyse hiçbir uygulama kalmadı. Fakat toplumun bir kesimiyle zihinsel kopuşun gerçekleşmiş olması, durumu telafi etmek için yeterli olmadı.

İran’daki bu seküler kesimin tipik bir özelliği var. Ülkelerini Amerika ya da İsrail işgal etse büyük mutluluk duyacaklar. Bu yüzden MOSSAD ve CIA ülkede cirit atıyor. Bu işgali desteklemeyi ülkeye bir ihanet olarak görmüyorlar, tam tersi mollalar tarafından ellerinden alınmış İranlarına geri kavuşacaklarını düşünüyorlar. Ülkelerinin kaynaklarına el konulması, Çin’e karşı ABD işbirlikçisi bir rejim oluşturulması v.s. umurlarında değil. Zerdüştlük temelinde Pers ve Sassani gelenekleriyle buluşan ve bunları Batılı yaşam tarzıyla birleştiren bir ülke istiyorlar. Bu nedenle de muhalefete, İran’ın en büyük etnik topluluğu Azeri Türkleri destek vermiyor. Çünkü Türkler, Farslarla mezhep bağı üzerinden eşit bir konumdalar. Ali Hamaney ve Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan dâhil birçok yüksek yönetici Türk. Seküler Farisiler ise diğer etnik yapıları Fars milliyetçiliği içinde eritmek istiyorlar. Bu nedenle Farsçı Şah rejimine Türklerin desteği yok.

Günümüzdeki olayları diğerlerinden farklı kılan, gerçek ekonomik zorluklar karşısında çarşı esnafının protestoları başlatmış olmasıdır. Küresel ekonomi ile bütünleşmemiş ülkelerde en belirleyici sınıf esnaflardır. Onların harekete geçiren, rejimle ideolojik sorunlar değil, gerçek ekonomik nedenlerdir. Bu yüzden, MOSSAD ve CIA’in silahlandırdığı gruplar sahneye çıkınca eylemlerden geri çekildiler. Fakat İran, ekonomik sorunlarını çözmeye başlayamazsa bu kesimin daha fazla dayanacak gücü kalmayacaktır.

İran üzerine yazmaya devam edeceğiz. Fakat şimdilik şu vurguyla bitirelim. İran’da muhalefet aslında mevcut siyasal yapıdan daha demokratik bir tercihte bulunmuyor. Şahlık rejimi, yozlaşmış bir saltanattı ve arkasında son derece kanlı bir geçmiş bıraktı. İran İslam Cumhuriyeti bu haliyle bile Şah’ın yönetiminden siyasal rejim olarak daha demokratiktir. Bu nedenle Şah dönemini yaşamış kişilerde, tekrar Şah’ın gelmesini arzu edenlerin sayısı çok az.

Konunun siyasal ve uluslararası ilişkiler veçhelerini derinleştirerek devam edeceğiz.