30 Ağustos; takvim yaprağında duran sıradan bir gün değil. Bu topraklarda yaşayan herkesin damarlarında, belki farkında bile olmadan, bir nabız gibi atan bir tarihtir.
1922’nin o sıcak Ağustos gününde, Dumlupınar’da toprağın tozuyla gökyüzünün rengi birbirine karışmıştır. Bir millet, ülkesini işgal edenlere, işgalcilerle işbirliği yapanlara ve varlığını inkâr edenlere karşı son sözünü söylemeye hazırdır.
26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa Kocatepe'deki yerini alıp, 30 Ağustos saat 05.30'te yoğun topçu ateşi ile başlattıkları Büyük Taaruz, 18 Eylül’de Yunan Kuvvetlerinin ülkeyi tamamen terk edişine kadar sürmüştü.
30 Ağustos her yönüyle bir destandır.
Sevr dolayısıyla işgal edilmiş, parçalanmış bir ülkenin yeniden ayağa kalkmasını sağlayan bir destan.
Bu destanı en güzel anlatan eserlerden biri de Nazım Hikmet’in kaleme aldığı ‘Kuvayi Milliye Destanı’dır.
Nazım Hikmet bu destanı 1939 yılında yazmaya başlamış ancak 1941’de tamamlayabilmiştir.
HAPİSHANEDE YAZILAN DESTAN
Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden bir yıl sonra 1939 yılında destanı yazmaya başlayan Nazım Hikmet, 1938 yılında tutuklanmıştı. O tarihte İstanbul Tevkifhanesi’nde yatmakta olan Nâzım Hikmet, kendisini ziyarete gelen dostlarından Gazi Mustafa Kemal'in Nutuk'unu istedi.
Nutuk’tan yararlanarak destanın yazımına başladı.
Ayrıca dönemin gazetelerini, çeşitli anı kitaplarını ve özellikle de dayısı Ali Fuat Cebesoy’dan aldığı bilgilerle destanın yazımına devam etti. Ardından Çankırı Hapishanesine ve sonra da Bursa Cezaevine sürgün gitti.
Nazım Hikmet sürgün edildiği tüm cezaevlerinde destanı yazmaya devam etti.
1941 yılında Bursa Cezaevinde bitirebildiği eserinin adını; “Kuvayı Milliye Destanı” koydu.
Ve eserin sonunda "939 İstanbul Tevkifhanesi, 940 Çankırı Hapisanesi, 941 Bursa Hapisanesi" diye el yazısıyla bir not düştü.
Bu yapıt Türkiye'de ilk kez 1965 yılında "Kurtuluş Savaşı Destanı" adı ile Yön Yayınlarınca yayımlandı.
Daha sonra yine "Kurtuluş Savaşı Destanı" adı ile 1973'te, 1975'te de tekrar yayımlandı.
Nazım Hikmet’in koyduğu "Kuvayi Milliye Destanı" adı ile ilk kez Bilgi Yayınlarınca Temmuz 1968'de yayımlandı.
DESTAN KOLEKTİF KAHRAMANLIĞI İŞLER
Kuvayı Milliye Destanı; uzun, anlatıya dayalı epik şiir formuyla, Kurtuluş Savaşını ve dolayısıyla 30 Ağustos’u en iyi anlatan eserdir.
Tarihsel olaylar, (Mondros’tan Büyük Taarruz’a kadar) kronolojik bir omurga üzerine oturur.
Şiir aslında kolektif bir “kahraman” yaratır.
Ve ondan dolayı eser; “Onlar”la başlar.
“Onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar...”
Diğer şairlere göre Nâzım Hikmet’in farkı, geleneksel destan kahramanı yerine sıradan insanları merkeze almasıdır. Karayılan, Kambur Kerim, Arhaveli İsmail, Kartallı Kâzım gibi figürler tek bir efsanevi alp tipi değil; korkuları, yoksullukları ve cesaretleriyle gerçek insanlardır.
Örneğin Karayılan hikâyesi:
Karayılan, Antep’te ırgatlık yapan, cılız, bir tarla faresi kadar korkak, savaştan kaçan sıradan bir köylüdür. Çatışmalardan saklanır, Fransız askerinin kurşunu gelirken yakındaki beyaz bir taşın arkasından kafasını uzatan siyah bir yılanı görür. Serseri bir mermi yılanın kafasını uçurur. Bu sahne onda bir kırılma yaratır: “Korkunun ecele faydası yoktur” dersini çıkarır. Saklanmayı bırakıp savaşa katılır. Bundan sonra Fransız birliklerinin üzerine “karabasan gibi” çöker, halk arkasından gelir, yıllarca savaşır. Antepliler ona Karayılan lakabını takar. Bölüm, halk türküsünden alınan dizelerle biter:
“Karayılan der ki: Harbe oturak,
Kilis yollarından kelle getirek,
Nerde düşman varsa, orta bitirek,
Vurun ha yiğitler, namus günüdür...”
...
Yine şiirde benzer bir örnekte, “kara donlu köylüler” tanımlamasıyla vermiştir.
Ömrü boyunca ırgat olarak çalışmış, askeri taktikleri ve savaş sanatını hiç bilmeden, onların nasıl bir askeri uzmana dönüştüğünü “....ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden...” tanımlamasıyla anlatır.
”...Eşraf , âyân ve ağalar düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler.
ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden...”
Yani; Nazım Hikmet Kuvayı Milliye Destanında; Doğu toplumlarında oluşan “Tek”li geleneksel destan kahramanı yerine, sıradan insanları merkeze alarak, onların kahramanlaşmasını anlatır.
İLYADA İLE KIYASLANIR
Nazım Hikmet, bu eseriyle, epik geleneği hem devam ettirir, hem de dönüştürür.
Serbest nazımla yazılması, belgesel unsurlar, konuşmalar ve sinematografik kesmeler kullanması onu “klasik destan”dan ayırır; bu yüzden “modern destan” veya “çağdaş epik” diye tanımlanır.
Birçok kaynakta Homeros’un İlyada’sıyla karşılaştırılacak düzeyde epik bir yapı olarak görülür.
Orijinal el yazması yapıtın sonunda "939 İstanbul Tevkifhanesi, 940 Çankırı Hapisanesi, 941 Bursa Hapisanesi" diye bir not düştüğü Kuvayi Milliye Destanı’ndan iç içe geçmiş birkaç bölüm.
KUVAYI MİLLİYE DESTANI : SON BÖLÜM
Ateşi ve ihaneti gördük
ve yanan gözlerimizle durduk, bu dünyanın üzerinde.
İstanbul 918 ekiminde, İzmir 919 Mayısında
Manisa, Menemen, Aydın, Akhisar :
Mayıs ortalarından Haziran ortalarına kadar
yani tütün kırma mevsimi, yani, arpalar biçilip buğdaya başlanırken yuvarlandılar.
Adana, Antep, Urfa, Maraş düşmüş dövüşüyordu...
Ve kanlı bankerler pazarında memleketi Alaman'a satanlar,
yan gelip ölülerin üzerinde yatanlar, düştüler can kaygusuna
ve kurtarmak için başlarını karanlığa karışarak basıp gittiler.
Yaralıydı, yorgundu, fakirdi millet,
en azılı devletlere karşı dövüşüyordu
köle olmamak için iki kat soyulmamak için.
Murat nehri, Canik dağları ve Fırat,
Yeşilırmak, Kızılırmak,
Gültepe, Tilbeşar Ovası, gördü uzun dişli İngiliz'i.
Ve Aksu'yla Köpsu, Karagöl'le Söğüt Gölü
ve gümüş basamaklı türbesinde yatan büyük âşık ,
şapkası horoz tüylü, İtalyan'ı gördü.
Ve Çukurova, Seyhan ,Ceyhan ve kara gözlü Yürük kızı,
gördü mavi üniformalı Fransız'ı.
Ve devam ettik ateşi ve ihaneti görmekte.
Eşraf , âyân ve ağalar düşmanla birlik oldular.
Ve inekleri, koyunları, keçileri sürüp, götürüp, gelinlerin ırzına geçip,
çocukları öldürüp ve istiklâli yakıp yıktıkça düşman,
dağa çıktı mavzerini, nacağını, çiftesini kapan
ve çığ gibi çoğaldı çeteler.
ve köylülerden paşalar görüldü, kara donlu köylülerden.
(…)
Dayandık,
dayandık her yanda,
dayandık İzmir'de, Aydın'da,
Adana'da dayandık,
dayandık, Urfa'da, Maraş'ta, Antep'te.
(…)
Dağlarda tek, tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam, nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar, eğildi, durdu.
Bıraksalar ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı.
...
05.30’da topçu ateşi ve Büyük Taarruz başladı,
Düşman cepheleri düştü; 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da düşman kuvve-i külliyesi imha ve esir edildi.
...
Ali Onbaşı’nın aklından şu dizeler geçti:
“Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde,
Dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen
toprak, bu cehennem, bu cennet bizim...”
***
“Onlar”la başlayan destan, yine Onlar’la biter.
“...Ve biz de burada bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar çokturlar…”
...
Daha güzel anlatılamazdı.
Kurtuluş Savaşı Şehitlerimize, Gazilerimize minnetle...