Modern zamanların görünmez yaraları: Duygusal sadakatsizlik, aldatma ve zorbalık

Günümüz ilişkileri, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar karmaşık, bir o kadar da kırılgan. Eskiden "ihanet" denildiğinde zihinlerde canlanan somut, fiziksel sınır ihlalleriydi. Oysa bugün, teknolojinin de hayatımızın orta yerine kurulmasıyla birlikte, ilişkilerin canını en çok yakan cephe genişledi: Duygusal cephe.

Fiziksel bir temas içermediği için çoğu zaman masumlaştırılmaya çalışılan duygusal sadakatsizlik, bir partnerin diğerine uyguladığı sinsice bir psikolojik baskı olan duygusal zorbalık ve ad koyulamayan o gri alan: duygusal aldatma. Bugün, bu üç kavramın modern yaşamdaki izlerini sürerken, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine inen Sigmund Freud’un merceğinden bakacağız. Çünkü bugünün "görüntülü konuşma geçmişini silme" eyleminin kökleri, Freud’un yüz yıl önce anlattığı o ilkel arzularda saklı.

Freud ve Bilinçdışının Gizli Arzuları: "Ben"in İhaneti

Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, insanın çiğ doğasını ve bastırılmış arzularını incelerken, aslında modern sadakatsizliklerin de formülünü veriyordu. Freud’a göre insan, doğası gereği bencil ve haz odaklı bir varlıktır (Id). Ancak toplumsal ahlak ve kurallar (Superego), bu hazları bastırmamızı söyler. İşte Ego (Benlik), bu iki çatışan güç arasında bir denge kurmaya çalışır.

Duygusal aldatma, tam olarak bu dengenin sarsıldığı yerde başlar. Freud, insanın partnerinde hem bir anne/baba figürü (güven) hem de bir arzu nesnesi (tutku) aradığını söyler. Ancak zamanla rutinleşen ilişkilerde, o "yasak ve gizemli" olanın cazibesi ağır basar. Duygusal sadakatsizlik yapan kişi, partnerine fiziksel olarak ihanet etmediğini savunarak vicdanını rahatlatır. Freudyen bir bakış açısıyla bu, "Mantığa Bürüme" (Rationalization) savunma mekanizmasından başka bir şey değildir.

Fiziksel bir şey yaşamadım, sadece dertleştik, cümlesi, aslında Id'in duyduğu arzuyu, Superego'nun cezalandırmasından kaçırmak için Ego’nun uydurduğu parlak bir kılıftır. Ancak bilinçdışı bilir ki, zihinsel ve duygusal olarak başka birine akmak, bağın koptuğunun en net kanıtıdır.

Günlük Yaşamın İçinde Duygusal Aldatma ve Sadakatsizlik

Peki, bu teorik altyapı her sabah uyandığımız modern dünyada kendine nasıl yer buluyor?

Bugün duygusal aldatma, bir akıllı telefon ekranının arkasına gizlenmiş durumda. İş yerindeki o "çok iyi anlaşılan" iş arkadaşıyla mesai saatleri dışına taşan, gece geç saatlerde atılan "Sadece seninle konuşurken anlaşıldığımı hissediyorum" mesajları, sosyal medyada eski sevgilinin profiline düşülen gizli hayranlık notları...

Duygusal sadakatsizliği fiziksel olandan daha tehlikeli kılan şey, belirsizliğidir. Partneriniz size başka birine aşık olduğunu ya da biriyle birlikte olduğunu söylediğinde canınız yanar ama gerçek nettir. Oysa duygusal aldatmada bir "Gaslighting" (Zihin Bulandırma) süreci başlar. Şüphelenen partner, "Sen çok abartıyorsun, o benim sadece arkadaşım, kıskançsın" denilerek delirmekle, aşırı tepki vermekle suçlanır. İşte bu noktada, sadakatsizlik evrilerek daha tehlikeli bir boyuta, yani duygusal zorbalığa dönüşür.

Sevginin Maskeli Hali: Duygusal Zorbalık

Freud, Haz İlkesinin Ötesinde adlı eserinde insanın içinde sadece yaşam ve sevgi dürtüsü (Eros) değil, aynı zamanda yıkım ve ölüm dürtüsü (Thanatos) da olduğunu savunur. Duygusal zorbalık, ilişkilerdeki o yıkıcı dürtünün, yani tahakküm kurma arzusunun dışa vurumudur.

Günlük yaşamda duygusal zorbalık her zaman bağırıp çağırmakla olmaz. Çoğu zaman çok daha "steril" ve sessizdir:
Sessizlikle Cezalandırma (Stonewalling): Partnerin bir tartışma sonrası günlerce konuşmaması, karşısındakini yok sayması. Freudyen anlamda bu, karşı tarafın varlığını sembolik olarak yok etmek, onu değersizleştirmektir.

Koşullu Sevgi: "Eğer istediğim gibi davranırsan seni severim, aksi halde sevgimi geri çekerim" mesajı. Bu, karşı tarafta derin bir terk edilme anksiyetesi yaratır.

Küçümseme ve İroni: Partnerin başarılarını, fiziksel görünüşünü ya da duygularını "Şaka yapıyorum canım, ne kadar alıngansın" diyerek sürekli aşağı çekmek. Bu zorbalığı uygulayan kişi, genellikle kendi içsel yetersizliklerini ve aşağılık kompleksini (Freud'un narsistik yaralanma dediği durumu) partnerini ezerek kapatmaya çalışıyordur.

Freud, "İfade edilmemiş duygular asla ölmez; sadece diri diri gömülürler ve sonradan daha çirkin yollarla tezahür ederler" der. İlişkilerde duygusal sadakatsizliğe, aldatmaya veya zorbalığa başvuran insanlar, aslında kendi içlerindeki eksiklikleri, mutsuzlukları ve yüzleşmekten korktukları arzuları bastıran insanlardır.

Bugün her zamankinden daha fazla "bağlantıda" ama bir o kadar da "bağlantısızız". Binlerce takipçimiz, yüzlerce mesaj kutumuz var ama evde yanımızda oturan insanın gözlerinin içine bakıp "Mutsuzum ve içimde bir boşluk var" diyebilecek cesaretimiz yok.

Duygusal sadakatsizlik ve zorbalık, bir ilişkinin sadece bitişini değil, aynı zamanda tarafların kendi ruhsal dürüstlüklerini kaybettiklerini gösterir. Belki de modern insanın vermesi gereken en büyük sınav, ekranların arkasına saklanıp fantezi dünyalarında duygusal kaçamaklar aramak ya da partnerini manipüle etmek yerine; Freud'un işaret ettiği o karanlık dehlizlere, yani kendi içine bakıp, neyi eksik hissettiğini dürüstçe itiraf edebilmesidir.

Çünkü gerçek bir ilişki, kusursuz olmakta değil, o kusurlarla birlikte dürüstçe durabilmektedir.