Suriye’de kazanan Amerika mı?

Sahadaki durum net. ABD, SDG’nin altındaki halıyı çekti. Arap aşiretler SDG’ye ayaklanınca, Suriye’deki sadece birkaç gölgede yoğunlaşmış Kürt nüfusa dayalı olarak, Mazlum Abdi’nin yapabileceği çok şey kalmadı. Dolayısıyla yüz bin kişilik, ABD silahlarıyla teçhiz edilmiş ordu darmadağın oldu.

PKK’ya yakın siyasiler ve yorumcular, ABD’nin ihaneti karşısında öfkeliler ama yine de büyük patronu çok kızdırmamak için esas tepkiyi Türkiye’ye gösteriyorlar.

Türkiye Komünist Partisi (TKP), kazananın ABD olduğunu, Suriye’de çok daha tehlikeli bir durumun ortaya çıktığını açıkladı.

CHP’nin meşhur Amerikancısı, dış işlerinden sorumlu yöneticisi Namık Tan, en başından beri ABD’nin sadece Esad ve IŞİD’e karşı olduğunu, mecburen SDG’ye dayandığını ama Esad ve IŞİD yenilince laik-ulus devletlere dayanan bir Ortadoğu fırsatının doğduğunu söyleyerek ABD’yi “Tanrı’nın ülkesi” olarak kutsamayı ihmal etmedi. Maalesef saptamaları çok zavallıca ve tipik işbirlikçi tavrı.

Alper Taş’ın ise (Sol Parti) duyguları ve aklı karışmış durumda.

Bizim tavrımız net. Suriye’nin kaderini Suriye halkı belirler. Bizim için önemli olan Suriye’nin üniter temelde toprak bütünlüğünü sağlaması, Suriye’nin sınırlarını Suriye ordusunun koruması, Türkiye’deki sığınmacıların güven ve huzurla ülkelerine dönmesi, Suriye rejiminin ülkedeki etnik ve dinsel yapıların temel haklarına aykırı hareket etmeyip, ülkemiz için yeni sorunlar doğuracak siyasetler izlememesi. Bu şartlar sağlandıktan sonra ülkenin kim tarafından yönetildiği bizim değil Suriye halkının meselesidir.

ABD’de Trump’ın SDG’yi dağıtarak, İsrail-Suriye-Türkiye uzlaşmasına dayalı olarak bölgede kendi çıkarlarını koruyacağı bir tercihte bulunduğunu, fakat CENTCOM’un SDG’den kolayca vaz geçmeyeceğini söylemiştim. CENTCOM’un direncinin bu kadar çabuk kırılmasını beklemiyordum. Fakat TKP’nin açıklamasının tersine, bu durum ABD’nin zaferi değil zaaflarıyla açıklanabilir.

Sovyetler Birliği yıkıldığında, zafer sarhoşluğuna kapılan ABD ve onun temsil ettiği ulus-ötesi sermaye, küreselleşme üzerinden sermaye birikimini muazzam ölçüde büyütmek için eski Sovyet coğrafyasını acımasızca yağmaladığı gibi, milli devletleri de etnik ve dinsel temelli parçalayarak sermaye birikiminin burada da önünü tamamen açmak istedi. Nitekim Türkiye’de Özal politikalarıyla başlayan neo-liberalleşme sürecinde, özelleştirmeler, para ve kambiyo işlemlerinin serbestleştirilmesi, üretime verilen desteklerin geri çekilmesi, yüksek faiz politikası ve toprak satışı üzerinden Türkiye’yi, ulus-ötesi sermayenin yağmasına açmıştı. Fakat her birikim sürecinin bir sonu ve o son üzerinden bir krizi vardır. ABD, finansal sermayenin aşırı büyümesine dayanarak, üretmeden dünyadaki artığı çekmeye kalktığı için, en sonunda finansal şişmeler nedeniyle büyük bir yapısal krizle karşılaşmış hatta bu krizin sistematik olduğu görülmeye başlanmıştır. Küreselleşmenin iflası, Trump ve benzerlerinin iktidara gelişinin temelini oluşturur.

Küreselleşmenin milli devletleri tarih dışı bırakmayı amaçladığı 1991 sonrasında, Türkiye’de hedefteydi. Kırk senedir yaşadıklarımızı tekrarlamanın gereği yok. ABD, bölgede ikinci İsrail rolü oynayacak, fakat ondan demografik ve topografik olarak çok daha geniş bir Kürt devleti kurma projesini ortaya koydu. Fakat küreselleşmenin krizi, ABD gücünün gerileyişi ve milli devletlerin direnişi, ABD’nin projelerinin her yerde başarılı olmasını engellediği gibi, Afganistan başta olmak üzere ABD birçok yerde kazanımlarını kaybetti.

Çin’in yükselen gücü karşısında, ABD gücünün gerileyişi ve Ortadoğu’da Türkiye ile Suudi Arabistan’ın direnci, İran’ın 12 günlük savaşta rüştünü ispatı yeni bir durum yarattı. ABD, Çin’in enerji ve ticaret yollarını keserken, aynı zamanda Türkiye gibi ülkeleri karşısına almaktansa, geleneksel müttefiki olan bu güçlere yaslanarak Ortadoğu’ya ağırlığını koymayı tercih etti. Esasen ABD’nin kırk yıllık projesi önemli bir yara aldı ve Trump her seferinde güç gösterisinde bulunmayı sevse de sınırlarının farkında.

SDG’ye karşı ayaklanan aşiretler üzerinde Suudi Arabistan’ın azımsanmayacak bir etkisi olduğu malum. Özellikle para, zaten Araplık temelinde kurulan bağların sağladığı zemin üzerinden SDG’nin terkedilmesini kolaylaştırdı.

Namık Tan’ın ABD’yi aklayan açıklamaları, tarihsel süreçle uyumlu değil, olması da beklenemez. O, ABD’ye bağlılık üzerinden meselelere bakıyor. TKP’nin ise bu kadar üzülmesi, her ne kadar jeo-stratejik gerekçelere dayandırılmaya çalışılsa da esasen seküler damarı bölgedeki gerçekliği kabul etmesini engelliyor. Evet, ABD bölgede, İsrail’in orkestrasyonunda yeni bir güç sistemi oluşturuyor. Türkiye bu sürecin önemli bir halkası. Fakat bu durum Türkiye’nin İsrail ile her zeminde ABD siyasetlerine hizmet edeceği anlamına gelmiyor. Özellikle Türkiye-Suudi Arabistan yakınlaşması, Pakistan’ın da dâhil olduğu askeri bir güvenlik sözleşmesiyle neticelenirse, Türkiye’nin eli çok güçlenir ve masaya pazarlıksız asla oturmaz.

Suriye üzerinden ortaya çıkan yeni durum, ABD’nin muzafferiyetini değil güç kaybını gösteriyor. Milyarlarca dolar harcadığı bir projesi daha elinde patladı. Suudi Arabistan ve Türkiye’nin direnci de çıkan tabloda ihmal edilmemesi gereken bir etkendir.