Uluslararası Gastronomi Film Festivali’nin (UGFF) son gününde, festivalin en çok merak edilen ve kapısında uzun kuyruklar oluşturan oturumu şüphesiz usta edebiyatçı, hekim ve sinemacı Ercan Kesal ile yazar ve yeme-içme uzmanı Levon Bağış’ın konuşmacı olduğu ‘Fermente Filmler’ etkinliği oldu. Altın Yunus Otel’in Okyanus Salonu’nu dolduran kalabalık, sadece sinema ve gastronomi üzerine teknik bir sohbeti değil; aslında modern insanın kendi içine doğru yapacağı derin, sarsıcı ve felsefi bir muhasebeyi dinlemeye gelmişti.
Karar gazetesinden Saliha Sultan'nın yazısı şöyle;
Söyleşi festivalin sınırlarını aşan, insanın yeryüzündeki varoluşsal ‘bozulma’ ve ‘olgunlaşma’ evrelerini masaya yatıran bir manifesto niteliğindeydi. Son yıllarda İzmir’de kurduğu UrlaDam ile sanatın ve kolektif yaşamın can suyu olan Ercan Kesal, adeta bir bilge sakinliğiyle salondaki herkesi kendi içsel mayasıyla yüzleştirdi.
ERCAN KESAL: ‘FERMANTASYON MESELESİ BİR MAYA MESELESİDİR’
Söyleşide sözü alan Ercan Kesal, sinemayı, senaryoyu ve insan hayatını tam bir fermantasyon süreci olarak tanımlayarak salonda derin bir sessizlik yarattı. Kesal, yaratım sürecinin ve hafızanın insan ruhundaki uzun yolculuğunu şu sarsıcı sözlerle aktardı:
“Fermantasyon meselesi, aslında bir maya meselesidir. 1984 yılında genç bir hekimken Anadolu’da başımdan geçen o karanlık, sarsıcı ceset arama yolculuğu içimde nasıl bir maya bıraktıysa; ancak 25 yıl sonra, 2009’da yazılacak hale geldi ve Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Bir Zamanlar Anadolu’da’ filmine dönüştü. Başımdan geçen bu olayın beni çeyrek asır boyunca içten içe mayalamasından başka bir şey olabilir mi bu? Aynı şeyi ‘Nasipse Adayız’ filmimde de yaşadım. Belediye başkanı olacağım diye koşturdum, aradan yıllar geçti, önce kitabını yazdım, sonra filmini çektim. Demek ki o süreç beni 20 yıl önce mayalamış. Ben onu ancak zamanı gelip bir film olarak ortaya koyarsam fermantasyon tamamlanmış olacaktı. Maya olmazsa fermantasyon ortaya çıkmaz.”
‘48 YAŞINDA KAMERA GÖRDÜM, BAZI FİLMLER SİZİ HAM İKEN OLGUNLAŞTIRIR’
Kendi hayat hikayesindeki keskin geçişleri ve sinemayla olan geç ama olgun kavuşmasını da bu metaforla açıklayan Kesal, sanatın insanı dönüştürme gücüne şu sözleriyle vurgu yaptı:
“Senaryo yazmayı ve film yapmayı bir çeşit fermantasyon gibi, ‘mayanın zamanı geldi’ diye değerlendirmek lazım. Ben 48 yaşında kamera gördüm. Demek ki benim şahsi fermantasyonum ancak o yaşta tamamlanmış. İçimde her zaman büyük bir sinema aşkı vardı ama doktordum, Anadolu’nun en ücra köşelerinde yıllarca çalıştım. Sinema içimde bir mahzende işliyordu, sonunda o fermantasyon tamamlandı ve dışarı sızdı. Bazı filmler de vardır ki, seyirci olarak sizi fermente eder. 1980’lerde Akün Sineması’nda Yılmaz Güney’in ‘Sürü’ filminin son seansından çıkıp, Pamukkale Seyahat’e yetişmek için otogara doğru deliler gibi koşarsınız... Ama o film sizi çoktan fermente etmiştir; ham iken olgunlaşırsınız o yolculukta. Yeter ki açık olun, kalbinizi açık tutun. Çünkü belleğin direkt kalple, gönülle ilişkisi vardır. Belleksiz adam kalpsiz adamdır, vicdansızdır.”
‘ANASI ÇOK SEVMİŞ BİR ÇOCUK, BİR HİKAYEYİ ANCAK BÖYLE ANLATIR’
Koku, tat ve insan ilişkilerindeki o eski, saf şefkate de değinen Kesal, çocukluğunun geçtiği Avanos’tan paylaştığı şu anısıyla salondakileri de kendi çocukluğuna götürdü:
“Rahmetli Yılmaz Öner ile bir gün domatesten söz ediyorduk. Kendisi özel bir felsefeciydi, bu ülkede ne yazık ki kadri kıymeti bilinmemiş isimlerden biriydi. Ona çocukluğumdan bahsediyordum; Avanos’ta evin arkasındaki bahçeden o taze domatesleri nasıl topladığımızı, havuzun üzerindeki çeşmenin kenarında biriken o beyaz tuz kalıntılarını bıçakla sıyırıp domatese sürerek nasıl büyük bir iştahla yediğimi anlattım. Yılmaz ağabey yüzüme baktı ve ‘Oğlum, seni anan çok mu seviyordu?’ dedi. Şaşırdım, ‘Nereden çıktı abi, domatesten bahsediyoruz’ dedim. Dedi ki: ‘Ancak anası çok sevmiş bir çocuk; domatesi, çocukluğu ve bir hikayeyi böyle büyük bir aşkla anlatır.’
‘AĞZIMIZIN TADI KAÇTI, ŞİMDİ BİZE YENİ BİR DİL LAZIM’
Kesal şöyle devam etti:
“Yani aslında hepimize sevilmişliğimiz siniyor. Hareketlerimize, balagatımıza, dünya ile kurduğumuz ilişkiye o çocukluktaki şefkat mutlaka yansıyor. Çevremizde birinin yaptığı kötü bir şeyden bahsedilirken anam derdi ki: ‘Yapmamıştır, onu ben emzirdim.’ Çünkü anamın çok sütü olurmuş, mahallede kim varsa emzirirmiş. Onun sütünü emen birinin kötü bir şey yapmayacağına dair peşin bir kefareti, sarsılmaz bir güveni oluyordu. İşte geçmişte böyle aynı sütü içen, aynı sofraya oturan, aynı şefkatten ve güvenden nasiplenerek büyüyen insanlar olduğumuz için, şimdi kendi çocuklarımızı bekleyen o modern hallere bakıp üzülüyorum. Yalnızlaştık. Yediğimiz içtiğimiz şeyler değişti, dolayısıyla ağzımızın tadı kaçtı. Bize şimdi yeni bir dil, yeni bir kelam, yeni bir balagat gerekiyor. O eski huzur sofrasına yeniden oturmak, ego kulelerimizi bozup dağıtmak, cömert olmak ve paylaşmak gerekiyor.”
LEVON BAĞIŞ'TAN SİNEMA VE BAĞCILIK ARASINDA ‘TERUAR’ KÖPRÜSÜ
Ercan Kesal'ın varoluşçu felsefeyle temellendirdiği bu ‘mayalanma’ süreci, yeme-içme uzmanı Levon Bağış’ın bağcılık, iklim ve sinema arasında kurduğu ‘teruar’ (terroir) anlatımıyla daha da somutlaştı. Fransızca terre (toprak) kelimesinden türeyen ama sadece toprağı değil; coğrafyayı ve zıtlıkların uyumunu anlatan kavramı Bağış, Kapadokya örneği üzerinden sinemaya bağladı:
“İyi bir şarap için üzümün asitli olması gerekir; asitli olmasını sağlayan ise bağın gördüğü o sert, soğuk havadır. Ancak üzüm soğuk hava görecek olsa da, içerisinde fermantasyonda alkole dönüşecek şekeri barındırmalıdır. Şekeri oluşturan ise sıcak havadır, yani güneştir. Demek ki iyi bir beyaz şarap istiyorsanız, hem yakıcı güneşe hem de dondurucu soğuk havaya aynı anda ihtiyacınız vardır. Kapadokya’da gündüz sıcaklıktan kavrulurken, gece yorganla yatarsınız. İşte bu tezat, üzümün o muazzam asit dengesini sağlar. Tıpkı insan hayatındaki veya sinemadaki o zorluklar ve neşeler gibi, fermantasyon bu zıtlıklardan doğar.”
TÜRK SİNEMASINDA ŞARAP PARANTEZİ VE PROUST FENOMENİ
Sohbetin devamında hafıza, yemek ve sinema ilişkisine dair ünlü Proust fenomenine (çörek ve ıhlamur çayının insanı çocukluk hafızasına götürmesi) değinen Bağış, animasyon filmi ‘Ratatouille'un acımasız eleştirmeni Anton Ego karakterinin bir taşra yemeğiyle çocukluğuna döndüğü o meşhur sahnesini hatırlatarak Kesal’ın bellek vurgusuna atıfta bulundu.
Bağış, Türk sinemasından da çarpıcı örnekler vererek şarap parantezini açtı:
“Vesikalı Yarim filminde pavyonda rakı içilirken evde şarap içilmesi, İstanbul burjuvazisine dair bambaşka ve çok derin bir sosyolojik okuma sunar. Şaraba dair en uzun ve keyifli tirat ise ‘İstanbul Kanatlarımın Altında’ filmindeki Bekri Mustafa hikayesi üzerinden (IV. Murat ile tedbili kıyafet kayıkta yaşanan o meşhur fıkra) sinemamıza çok iyi yedirilmiştir.”
KESAL ‘ÖNCE BOZALIM, SONRA DÜZELİRİZ’
Söyleşinin sonunda fermantasyonun doğasındaki ‘bozulma’ ve ‘yeniden kurulma’ gerçeğine tekrar dikkat çeken Ercan Kesal, Avanoslu eski toprakların bir sözünü hatırlatarak konuşmasını epik bir dille noktaladı:
“Ben çocukken Avanos’ta ortak girilen işler bozulunca o eski topraklar derlerdi ki; ‘Önce bozalım, sonra düzülürüz.’ İşte fermantasyon, o ‘düzülmenin’, yeniden hizalanmanın tam kendisidir. Hepimiz hayatta önce biraz bozuluyoruz, sonra yeniden düzelmeye çalışıyoruz. Çocukluk çağındaki o masumiyette kalamıyoruz; büyüyoruz ve bu süreçte birilerinin de ağzının tadını kaçırıyoruz. Sonra hepimiz inşallah yeniden o altın çağa, birlikte aynı sofrada olmanın o saf şefkat çağına dönmeye çalışıyoruz. Doktorluktan senaryoya, edebiyattan oyunculuğa kadar hayatım boyunca yaptığım bütün işlerde tek bir çabam oldu: Sadece bu hayata ve kendime yakışanı yapmak. Yeterince kirlendim bu dünyada; hiç olmazsa ardımda iyi işler bırakıp, milletin ağzını tatlandırıp adam gibi çekip gitmek istiyorum.”
BİZE KALAN SİNEMATOGRAFİK BİR HESAPLAŞMA…
Uluslararası Gastronomi Film Festivali, Okyanus Salonu’nda Ercan Kesal ve Levon Bağış’ın bıraktığı bu felsefi mayayla hafızalardaki yerini aldı. Tıpkı Kapadokya’nın o gece soğuğu ve gündüz sıcağıyla fermente olan üzümleri gibi, bu festival de sinemanın entelektüel soğukluğu ile gastronominin o sıcak, kapsayıcı şefkatini bir araya getirerek izleyicisini fermente etmeyi başardı. Çeşme’den ayrılırken herkesin heybesinde sadece izlenen filmler veya tadılan lezzetler değil; Ercan Kesal'ın dediği gibi, modern dünyanın karmaşasında kaybettiğimiz o ‘huzur sofrasına’ yeniden oturma arzusu ve kendi hayatlarımızın fermantasyon süreciyle yüzleşme cesareti kaldı. Bu cesaret, görkemli bir festivalin, insanı kalbinden yakalayan en rafine vedasıydı…