19 Mart sivil darbesinin mağdur yakınları tarafından kurulan Aile Dayanışma Ağı (ADA), 25. buluşmasını Saraçhane Parkı’nda gerçekleştirdi.
Buluşmaya; CHP Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Millî Eğitim Politika Kurulu Başkanı Suat Özçağdaş, İBB Başkanvekili Nuri Aslan, Adalar Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat, milletvekilleri, gazeteciler, sanatçılar, İmamoğlu’nun kız kardeşi Neslihan Yakupçebioğlu ve kalabalık bir vatandaş topluluğu destek verdi.
25. buluşmanın basın açıklaması, iktidar kumpasıyla özgürlüğü elinden alınan seçilmiş İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı, CHP’nin ve 25,1 milyon vatandaşın cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun eşi ve sivil toplum gönüllüsü Dr. Dilek Kaya İmamoğlu tarafından okundu.
Dr. İmamoğlu’nun açıklamasının ardından, sırasıyla; İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün ile cezaevinde evlenen Sinem Keleş Akgün ile üniversite öğrencisi Cansın Nurettin İnce söz alarak, kendilerinin ve ailelerinin yaşadıkları hukuksuz süreci kamuoyuyla paylaştı.
DİLEK İMAMOĞLU: DEVLETİN TÜM KURUMLARINA HATIRLATMAK İSTİYORUM
“Aylardır hak, hukuk ve adalet arayışı için bir aradayız,” diyen Dr. İmamoğlu, şunları söyledi:
“Çünkü sesimizi duyurmak istiyoruz. Çünkü görülmek, dinlenmek istiyoruz. Çünkü biz, bu ülkenin eşit yurttaşlarıyız. Yaklaşık bir yıldır aynı şeyi söylüyoruz: Yaşadığımız haksızlıklar duyulmuyor. Dile getirdiğimiz hak ihlalleri karşısında, devletin hiçbir kurumu bizi çağırıp, ‘Ne yaşıyorsunuz?’ diye sormadı. Bir kez olsun dinlenmedik. Hâlâ dinlenmiyoruz. Biz, bir yıldır yargının siyasallaştığını, hukuk eliyle yürütülen ağır bir adaletsizlikle karşı karşıya olduğumuzu söylüyoruz.
Buna rağmen, en ağır haksızlıklarla yüz yüze bırakılmaya devam ediliyoruz. Buradan devletin tüm kurumlarına hatırlatmak istiyorum: Devlet, tüm yurttaşlarına eşit mesafede durmak zorundadır. Devlet ayırmaz. Devlet dinler. Devlet adaletle hükmeder. Yargının önünde herkes eşit olmalıdır. Hâkimler ve savcılar; kim olduğumuza, ne düşündüğümüze, hangi görüşe sahip olduğumuza bakmamalıdır. Adalet ancak tarafsızlıkla mümkündür. Adalet ancak hukukun evrensel ilkelerine sadakatle mümkündür.”
“ADALET, YARGI BAĞIMSIZ OLMADIKÇA SAĞLANAMAZ”
“Ancak hepimiz biliyoruz ki adalet, yargı bağımsız olmadıkça sağlanamaz. Hâkimlerin ve savcıların hiçbir baskı ve talimat altında kalmadan karar verebilmesi gerekir. Bu yalnızca bir hukuk ilkesi değil, toplum huzurunun temel şartıdır. Bugün yaşadığımız sorunların kökünde işte bu bağımsızlığın zedelenmesi vardır. Yargı siyasallaştıkça, adalet zayıflar. Adalet zayıfladıkça toplum yoksullaşır, umutlar tükenir, güven sarsılır. Artık bu kötü gidişattan geri dönülmeli, Türkiye bir hukuk devleti olmak zorunda. Milletimiz yoksullaşıyor. Bugün emekliler geçinemiyor. Gençler umutsuz. İnsanlar mutsuz. Güvensizlik büyüyor. Çünkü adalet duygusu zedeleniyor.
Unutmayalım: Adalet olmayan yerde bereket olmaz. Hukuk devletinde kişiler değil, kurumlar önemlidir. Adalet Bakanlığı, 86 milyon yurttaşın bakanlığıdır. Bu ülkenin her ailesi gibi, ADA ailelerinin de bakanlığıdır. Ben, bugün burada bu inançla konuşuyorum. Sevdiklerimiz yaklaşık bir yıldır cezaevinde. Ama biz, yalnız değiliz. Bizi anlayan, destek olan, dua eden milyonlarla birlikte, büyüyen bir dayanışmanın parçasıyız. Bu dayanışmaya destek veren, bizimle olan herkese teşekkür ediyorum.”
“BİR İNSANI SUSTURMANIN EN ETKİLİ YOLUNUN, AİLESİNİ CEZALANDIRMAK OLDUĞUNU DÜŞÜNEN BİR ANLAYIŞLA KARŞI KARŞIYAYIZ”
“Geçtiğimiz haftalarda, ailemize yönelik ağır bir yargı tacizi daha yaşandı. Büyük abimden, Cevat Kaya’dan sonra, küçük abim Ali Kaya da akıl almaz ithamlarla ve iftiralarla tutuklandı. Delil yok, tanık yok, HTS ya da telefon kaydı yok. Peki ne var? Sadece bir iftira. Evet yanlış duymadınız sadece bir iftira var. Bir insanı susturmanın en etkili yolunun, ailesini cezalandırmak olduğunu düşünen bir anlayışla karşı karşıyayız.
Oysa aile, yalnızca kan bağından ibaret değildir; insanın en temel sığınağı, toplumun en küçük ama en güçlü yapı taşıdır. Aileyi hedef almak, bir evin kapısını çalmak değildir yalnızca; toplumun vicdanına dokunmaktır, güven duygusunu parçalamaktır, geleceğe duyulan inancı zedelemektir. Unutulmamalıdır ki savaşların bile yazılı olmayan bir ahlakı vardır; masuma, aileye dokunulmaz. Bugün yaşananlar ise bu sınırları aşan bir keyfiyetin göstergesidir. Hukukun koruması gereken aile, hukukun baskı aracına dönüştürülmüştür. Aileler, bugün Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yargı tacizine ve itibar suikastına maruz kalmaktadır.”
“HUKUKUN KİŞİSEL HESAPLAŞMALAR İÇİN KULLANILMASI YALNIZ BUGÜNÜ DEĞİL, GELECEĞİ DE TAHRİP EDER”
“Bir aileyi korkutmaya çalışmak, aslında tüm topluma verilmiş bir gözdağıdır. Ama bilinmelidir ki aileye yönelen her haksızlık, toplumun ortak vicdanında derin bir yara açar. Ve o yara sessizlikle değil, adalet talebiyle konuşur. Ailelere dokunmayın! Hukukun kişisel hesaplaşmalar için kullanılması yalnız bugünü değil, geleceği de tahrip eder. Devlet, gücünü hukuktan değil, keyfiyetten alır hale gelirse, o güç meşruiyetini kaybeder. Oysa adalet mülkün temelidir. Toplum vicdanı, bu yapılanları görüyor.
Toplum vicdanı, bu haksızlığa itiraz ediyor. Toplum vicdanı susmuyor. Bugün masumiyet karinesi sistematik biçimde ihlal edilmektedir. Lekelenmeme hakkı yok sayılmaktadır. Doğal hâkim ilkesi zedelenmektedir. Gizli tanık beyanları ve baskı altında alınmış ifadelerle yargılama yürütülmektedir. Bu yöntemler hukuk tarihinde bilinir. Ve sonuçları da bilinir. Bizi korkutmak istiyorlar. Yalnızlaştırmak istiyorlar. Susturmak istiyorlar. Ama buradayız. Susmuyoruz. Geri çekilmiyoruz. Bizim taleplerimiz siyasi değil, hukuksaldır. Ayrıcalık istemiyoruz. Hukukun uygulanmasını istiyoruz.”
“ADALET, HERKES İÇİN EŞİT İŞLEYECEK GÜNE KADAR BU MÜCADELEMİZ SÜRECEK”
“Taleplerimiz nettir: Masumiyet karinesi korunsun. Lekelenmeme hakkı güvence altına alınsın. Tutuksuz yargılama esas olsun. Adil ve şeffaf yargılama uygulansın. Mahkemeler, milletin gözü önünde gerçekleşsin, mahkemeler TRT’de canlı yayımlasın ve ailelere dokunulmasın. Hukuk, iktidarın aracı değildir. Hukuk, toplumun güvencesidir. Adalet, bir lütuf değildir; devletin varlık sebebidir. Adalet, herkes için eşit işleyecek güne kadar bu mücadelemiz sürecek. Çünkü bu mücadele yalnız bugünün değil, yarının mücadelesidir. Biz susarsak; hukuk susar. Hukuk susarsa; toplum susar. Ama biz susmayacağız! Adalet istiyoruz. Herkes için. Şimdi.”
SİNEM AKGÜN: GÜRKAN, 17 YAŞINDAN BU YANA İSTANBUL’UN MUHAFIZI
Dr. İmamoğlu’nun ardından, 331 gündür Silivri’de tutulan İBB Genel Sekreter Yardımcısı Gürkan Akgün’ün eşi ve avukatı Sinem Keleş Akgün söz aldı.
“Sesim, sadece Gürkan'ın ve benim değil, hukuksuz bir şekilde özgürlüklerinden mahrum bırakılan tüm arkadaşlarımızın ve onların ailelerinin ortak sesidir” diyen Akgün, eşinin üniversite okumak için 17 yaşında İstanbul’a geldiğini aktardı.
“İstanbul’un muhafızı” olarak tanımladığı eşinin, İstanbul’u korumaya üniversite yıllarından itibaren başladığının altını çizen Akgün, “O zamandan bu yana, kentin gerçek sahipleri için talan ve rant düzeniyle mücadele etmekten, İstanbul'u, İstanbulluyu savunmaktan asla geri durmadı. Gecesini gündüzüne katarak çalıştı, hep çalıştı, çok çalıştı. Emek emek, ilmek ilmek, doğruluğu, dürüstlüğü, disiplini, çalışkanlığı ve liyakatiyle İstanbul'un en büyük rant sahası olarak görülen imar alanında genel sekreter yardımcılığı görevini tertemiz yerine getirdi. Ta ki 19 Mart 2025 tarihine kadar. Tıpkı değerli başkanımız Ekrem İmamoğlu gibi, kıymetli çalışma arkadaşları gibi hiçbir somut iddia ve delil olmadan haksız ve hukuksuzca, keyfi biçimde tutuklanarak, bir gecede İstanbul'un sokaklarından, mücadelesinden koparılıp, dört duvar arasına gönderildi” dedi.
“HAYATIMIZIN EN MUTLU GÜNÜNÜ PARMAKLIKLAR ARDINDA YAŞASAK DA GÜN GELECEK; ÖZGÜRLÜĞÜNE KAVUŞAN DOSTLARIMIZLA O DÜĞÜNÜ YAPACAK, O HORONU OYNAYACAK, O HALAYA DURACAĞIZ”
19 Mart öncesinde Gürkan Akgün evlilik hazırlığına başladıkları bilgisini paylaşan Akgün, “Düğün tarihimizi belirlemiş, evimizi yerleştiriyorduk. Ancak bu tutsaklık, hayallerimizden alıkoymadı bizi. 30 Temmuz'da, Gürkan'ın tutukluluğunun beşinci ayında, parmaklıklar arasında, sadece ailelerimizin katılabildiği bir törenle cezaevinde evlendik. Evet; biz de hayallerimizden hayatlarımızdan vazgeçmedik Filiz ve Buğra gibi. Hayatımızın en mutlu gününü parmaklıklar ardında yaşasak da gün gelecek; sevdiklerimizle, sizlerle ve özgürlüğüne kavuşan dostlarımızla o düğünü yapacak, o horonu oynayacak, o halaya duracağız” diye konuştu.
Avukat kimliğiyle İBB soruşturmasındaki hukuksuzlukları sıralayan Akgün, “Son olarak sevgili Dilek Kaya İmamoğlu'nun abisinin tutuklanması, aileleri, bizleri hedef alan sistematik baskının son halkasıdır. Sevgili Dilek Kaya İmamoğlu şahsında biz kadınları, eşleri, aileleri yalnızlaştırmak; biz eşler, kadınlar, çocuklar, kardeşler, akrabalar üzerindense sevdiklerimizi içeride yıldırmak, maalesef bu kirli siyasetin ve yargının beyhude çabası olarak kalacaktır. Gürkan'ın ve arkadaşlarının tutsaklığı sadece onların değil değil, aynı zamanda hukuka olan güvenin, adil yargılanma hakkının ve masumiyet karinesinin de hapsolmasıdır,” şeklinde konuştu.
“MÜCADELEYİ ASLA BIRAKMAYACAĞIZ”
“Açıkça ifade ediyorum; bu dava hukuki değil, siyasidir” diyen Akgün, “Soruşturma sürecini yürüten başsavcının, yargılamanın başlamasıyla birlikte Adalet Bakanı olarak atanması, davanın siyasi olduğunun en büyük ispatıdır. Aynı kişinin Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun Başkanı olarak, yargılamayı yapacak hakimlerin amiri konumuna gelmesi, yargı bağımsızlığına müdahalenin açık ilanıdır. Tüm bu hukuksuzluklar karşısında, bugün Saraçhane'den, bu dayanışma meydanından sesleniyoruz: Biz aileler buradayız. Dimdik ayaktayız. Aile dayanışma ağı olarak, tek bir arkadaşımız bile haksız yere içeride tutulduğu sürece, susmayacağız. Hukuku ve adaleti yeniden inşa ederek, sevdiklerimizi o dört duvarın arasından, hukuksuzluğun elinden alacağız, mücadeleyi asla bırakmayacağız” ifadelerini kullandı.
ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ CANSIN İNCE: ADALETİN ENKAZI ALTINDAN ÇIKMIŞ BİR YURTTAŞ OLARAK KONUŞUYORUM
19 Mart Saraçhane eylemleri sırasında gözaltına alınıp, 40 günlük tutukluluğunun ardından tahliye edilen üniversite öğrencisi Cansın Nurettin İnce de şunları söyledi:
“Bugün burada, 40 günlük bir haksızlığın ardından sadece özgürlüğü almış bir genç olarak değil, Anayasa’nın rafa kaldırıldığı bir süreçte, adaletin enkazı altından çıkmış bir yurttaş olarak konuşuyorum. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. Maddesi, kişi hürriyeti ve güvenliğini; 26. maddesi ise düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetini güvence altına alır. Ancak benim yaşadığım 40 günlük süreç, bu anayasal hükümlerin sadece kâğıt üzerinde kaldığının, yargı erkinin ise adalet dağıtıcısı olmaktan çıkarılıp, toplumu terbiye etme sopasına dönüştürüldüğünün ispatıdır.
Hiçbir somut delile dayanmayan, hukuki dayanaktan yoksun bir süreç bir yargılama değil, bir hak ihlali ve kişi hürriyetine saldırıdır. Bir üniversite öğrencisinin eğitim hakkının, siyasi nedenlerle gasp edilmesi, sadece şahsıma değil, bu ülkenin geleceğine yönelik bir saldırıdır. Tutukluluk bir tedbir olmaktan çıkmış, peşinen bir mahkûmiyet ve infaz yöntemine dönüşmüştür. Toplumun ortak vicdanı olan ifade özgürlüğü, soyut iddialar ve zorlama suçlamalarla tıkanmaktadır.”
“ÖZGÜRLÜK, SADECE HAPİSTEN ÇIKMAK DEĞİL, KORKMADAN KONUŞABİLDİĞİMİZ BİR ÜLKEYE UYANMAKTIR”
“Korku iklimi yaratarak, gençlerin iradesini kırmayı hedefleyen bu sistem, evrensel hukuk ilkelerine ve insanlık onurunu ayaklar altına almıştır. Gözaltına alındığım andan itibaren maruz kaldığım hukuksuzluklar silsilesi, ülkemizdeki yargı bağımsızlığının ağır bir yara aldığını bir kez daha tescillemiştir. Ancak unutulmamalıdır ki; şahıslar geçici, anayasal ilkeler ve hukuk kalıcıdır. Beni 40 gün boyunca hürriyetimden mahrum bırakan bu irade, düşüncelerimi ve demokratik bir Türkiye idealimi hapsedememiştir.
Özgürlüğümün bedeli olarak ödetilmeye çalışılan bu 40 günün her saniyesinin hesabını, yine hukuk çerçevesinde sormaya devam edeceğim. Sesimi duyan tüm demokratik kamuoyuna sesleniyorum: Hukuksuzluk sessizlikten beslenir. Anayasal haklarımıza, hukuk devletine ve özgür geleceğimize sahip çıkmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Özgürlük, sadece hapisten çıkmak değil, korkmadan konuşabildiğimiz bir ülkeye uyanmaktır.”





