Zafer Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Ümit Özdağ, İyi Parti’yle seçim ittifakı yapıp yapmayacakları konusunda, “Biz İyi Parti ile ittifaka açığız. Ve İyi Parti tabanı da Zafer Partisi tabanı da ittifak istiyor. Belki de Türk siyasetindeki en doğal ittifaktır” dedi. Başkanlık sistemi nedeniyle Türkiye’de 2,5 parti kalacağı yorumları yapıldığına dikkati çeken Özdağ, “Şimdi TBMM’ye Öcalan komisyonunun raporu geliyor. Anayasadan Türklük çıkacak, Öcalan'ın serbest bırakılması süreci başlayacak, Selahattin Demirtaş serbest bırakılacak, PKK'lılara af çıkacak. Seçimlere böyle gideceğiz. CHP de bu sürecin bir parçası olacak. Keyifle izliyoruz, ‘iki buçuk parti’ diyenleri. 'Kasımda da seçimleri kazanırız' diye gidecekler. Ama mümkün olmayacak. Şimdi Bahçeli’nin kendisi de sandığa gömüleceği için oradan çıkış yok” yorumunu yaptı.
Türkiye’de iki sınıf insan varmış gibi davranıldığını söyleyen Özdağ, “Bugün düşman ceza hukuku uygulamasıyla vatandaşların bir bölümü olağanüstü dışlanıyor. Muhalifler, 1950, 60 ve 70’li yıllarda Amerika'nın güney eyaletlerinde yaşayan zencilere benziyorlar” dedi. Tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davaya da dikkati çeken Özdağ, “Ekrem Bey'i yargılamak için önce Melih Gökçek'in yargılanması gerektiğini düşünüyorum. CHP'lilere de uygulanan bugün düşman ceza hukukudur ve Ekrem İmamoğlu yargılaması da bir düşman ceza hukuku yargılamasıdır" diye konuştu. Özdağ, tutuklu yargılandığı dava sürerken yargıya yönelik sözlerinin anımsatılması üzerine, “Türkiye Cumhuriyeti, terörle mücadele etmek için farklı hukuk uygulamak durumunda değil, tek hukuk uygulaması yeter. Başka bir şeye ihtiyaç yok. Bana uygulanan hukuk, Demirtaş'a da uygulanmalı, Öcalan'a da uygulanmalı” dedi.
Sonradan Erdoğan’ı destekleyen Sinan Oğan’ın 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Zafer Partisi’nin adayı olduğunun anımsatılması üzerine, “Biz Sinan Oğan’ı çıkartmasaydık, birinci turda Erdoğan kazanıyordu. Matematik konuşuyor” yorumunu yaptI. Özdağ, sığınmacılar konusundaki politikalarını da savunarak, “Agresif bir dil kullandık, doğru iletişim bir stratejisiydi. Çok daha net söyleyeyim. Biz yollayacağız” değerlendirmesini yaptı. Özdağ, suça sürüklenen çocuklarla ilgili tartışmalar için de diziler ve sosyal medya için uyarıda bulunarak, “Türkiye artık organize suç örgütlerini ve uyuşturucuyu yaşamsal tehdit ilan etmek zorunda” dedi.
Ümit Özdağ, T24'te
Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ, T24 Ankara Bürosu'nun başlattığı Haber Merkezi Sohbetleri kapsamında yazar, muhabir ve editörlerin sorularını yanıtladı. Özdağ, şunları söyledi:
Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, T24 Ankara Bürosu'nda
“Türkiye'de ne iki parti kalır ne iki buçuk parti kalır”
-Zafer Partisi son seçimde aslında herkesi şaşırtan beklenmedik bir oy aldı. Fakat AKP ve CHP kulislerinde, başkanlık sistemi nedeniyle “İleride iki buçuk parti kalacak” diye çok konuşulan bir tez var. Siz ne düşünüyorsunuz?
Birincisi; başkanlık rejiminin dayatmak istediği siyasal yapı Türkiye'nin sosyolojisine uygun değil ve Türkiye, toplumsal olarak Amerika Birleşik Devletleri olmadığı için Türkiye'de ne iki parti kalır ne iki buçuk parti kalır. Aksine Türkiye'de siyasetin sosyolojisi kendisini başkanlık rejimine dayatıyor. Hem AK Parti hem Cumhuriyet Halk Partisi kazanabilmek için 0,3 üç boyu olan partilerin seçimlerde kapısında dolaşıyorlar, onlardan ittifak istiyorlar. Bunun en somut kanıtı, son seçimlerde AK Parti'nin HÜDA PAR'ın kapısına gitmesi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin de halkta sıfır karşılığı olan partilere Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde milletvekili atamasıdır. Aç tavuk kendisini darı ambarında görürmüş. AKP ve Cumhuriyet Halk Partisi genel merkezleri eğer “Türkiye'de iki buçuk parti kalır” diyorlarsa kendilerinin hakikaten o durumda olduklarını düşünürüm. Çünkü bu Türkiye'nin siyaset sosyolojisinin doğasına aykırıdır. CHP, AKP ve DEM Parti'den bahsediyoruz yarım parti olarak. Böyle bir şey söz konusu değil. Ayrıca
Türkiye'de mevcut siyasete baktığımızda başkanlık rejimiyle birlikte çöken bir ekonomik sistem görüyoruz. Başkanlık rejimiyle birlikte dünyanın her yerinden Türkiye'ye kara para girişinin yükseldiğini, kara parayı getirenlerin de Türkiye'ye geldiğini görüyoruz. Ve Türkiye'de sanal kumar ve uyuşturucunun olağanüstü büyük miktarlarda bir parayı kontrol ettiğini görüyoruz. Ve başkanlık rejimiyle birlikte, 10 senedir toplumda orta sınıf erirken büyük katmanlarının fakirleştiğini ve küçük bir azınlığın yüzde 10’unda, zenginliğin yüzde 37,5’unu kontrol eder hâle geldiğini görüyoruz. Rakamlara baktığımızda sürekli fakirleşen bir 44 milyonluk bir kitle var. Yine gördüğümüz şu, Türkiye'de fakirlik artarken lüks mal ithalatı artıyor.
“En son ne zaman yemeğe gittiniz?”
En son ailelerinizle ne zaman yemeğe gittiniz? Türkiye'de yok olan, eriyen bir orta sınıf var. Ama bir de çok küçük ve zenginleşen bir grup var. Ben sürekli Türkiye'yi dolaşıyorum. İstanbul'da da geçen ocak ayında 19 ilçeye il protokolü uyguladım ve bir gün ayırarak dolaştım. Pazarda dolaştım, AVM'de dolaştım ama mutlu bir esnaf görmedim. Eyüp Sultan'da bir parfümeriye gittim. “Bizim işimiz çok iyi, ithalatçıyız biz” dedi. En pahalı parfümü 68 bin lira. Üç tane emekli yan yana gelse alamıyor. Satışta sıkıntı görmüyorlar çünkü birileri parfümde yıkanabiliyorlar Türkiye'de. Küçük bir yüzde 10’dan bahsediyorum.
“Kredi faizlerini düşürecekler, Mehmet Şimşek'i görevden alacaklar”
Fakirlik böyle artarken iktidarın Türk halkına daha fazla iş, daha fazla gelir, daha fazla istihdam ve bir ekonomik çıkış, ufuk sağlayacak hiçbir politikası yok. Yapabilecekleri tek şey 2027 başında otoyolların satışlarından elde ettikleri gelir ve para basmayla yüzde 200 zam yapacaktır her şeye. 400 milyar dolara ihtiyaçları var çünkü. Bütün maaşları, kredi faizlerini düşünecekler, Mehmet Şimşek'i görevden alacaklar, “Kasımda da seçimleri kazanırız” diye gidecekler. Ama mümkün olacak mı? Hayır olmayacak. Çünkü bayramdan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Öcalan komisyonunun raporu geliyor. Bu rapor çerçevesinde anayasadan Türklük çıkacak, Abdullah Öcalan'ın serbest bırakılması süreci başlayacak, Selahattin Demirtaş serbest bırakılacak, görevden alınan belediye başkanları göreve geri dönecekler, PKK'lılara af çıkacak. Ve Abdullah Öcalan yeni bir parti kuracak. DEM Parti de o partinin içine geçecek. Seçimlere böyle gideceğiz.
“Bahçeli de sandığa gömüleceği için…”
Cumhuriyet Halk Partisi de bu sürecin bir parçası olacak. Keyifle izliyoruz, “iki buçuk parti” diyenleri. Siyaseti bilmiyorlar doğrusu. Hele Türk halkını hiç tanımıyorlar demek ki. Haziran 2015'te olanları hiç kimse unutmasın; 400 milletvekili diye girdiler, ekonomi böyle kötü değildi. Sandığa gömüldüler. Bahçeli eğer yardım etmeseydi o sandıktan da çıkamayacaklardı. Şimdi Bahçeli’nin kendisi de sandığa gömüleceği için oradan çıkış yok. Türk halkı, Öcalan'ı dışarıya çıkartan sürecin ortağı olan herkese ağır ceza kesecek.
İYİ Parti’ye ittifak mesajı
-Sizin bir ittifak görüşmeniz var mı? Altılı Masa’dan sonra özellikle sağ orijinli partiler buna girişebilir mi? Şu anda sizin partinizin pozisyonu nedir?
Ayrıca ittifak görüşmesi yapmıyoruz. Çok erken bunlar için. Biz şu anda Türkiye'yi dolaşıyoruz. Ramazan sabır ayı, kanaat ayı, şükür ayı ama biz diyoruz ki ramazan aynı zamanda adalet ayı olmalı. Aynı zamanda kul hakkının yenmediği ay olmalı. 11 ay da böyle olmalı. Ramazan diyoruz ama millet zaten 11 ayda da oruç tutuyor. Millet aç, gerçek bu. 250 lirayla pazar alışverişi yapmaya gidiyor insanlar. Türkiye'nin gerçeği bu. Bakın bugün İran'da savaş var. Ama gelin emekli kahvelerine gidelim sizlerle. Bir kişi savaştan bahsetmiyor. Emekli kahvelerinde bahsedilenler peynirin fiyatı, zeytinin fiyatı çünkü açlıkla mücadele ediyor.
“CHP’ye kayyım atanması, muhalefeti etkisiz hâle getirip bölme projeleri”
Kesenin ağzını açması bir şeyi değiştirmeyecek. Bu sene yüzde 32-34 kesti, seneye yüzde 16'ya düşürürüz diye düşünüyorlardı enflasyonu. Bu seneki hesapların tutmayacağı netleşti. İstedikleri kadar zam yapsınlar, geçici bir rahatlama yaratır ancak. Yapmış oldukları hesap, petrol fiyatlarındaki artışla kökten bozuldu. Siyasi mühendislikler yapılmaya çalışılıyor. CHP’ye kayyım atanması, kayyım atanarak bölünmeye çalışılması gibi uygulamalarla muhalefeti etkisiz hâle getirip bölme projeleri gelişebilir. Ama onların da sınırı var. Bir taraftan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde anayasa değişiklikleri ve yasa değişiklikleri için CHP’nin desteğini isterken öte yandan CHP’ye kayyım atamanın da zor olduğunu düşünmek lazım.
Ümit Özdağ
“Muhalifler, 1950’lerde Amerika'da yaşayan zencilere benziyorlar"
-Ülkede ekonomi kadar bir diğer temel sorun da adalet olarak görülüyor. Sizin de bir tutukluluk süreciniz oldu. Hem kendi sürecinizi hem de şu anki yargı odaklı tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devletin temelinin adalet olduğu gerçeği ortada ama bugün düşman ceza hukuku uygulamasıyla vatandaşların bir bölümü olağanüstü dışlanıyor. Sanki bu ülkede iki sınıf insan var. Bir iktidar yanlıları, diğeri muhalif yanlıları. Gerçekçi olursak muhalifler, 1950, 60 ve 70’li yıllarda Amerika'nın güney eyaletlerinde yaşayan zencilere benziyorlar. Onların beyazlar karşısındaki hakları neydiyse bizim de şimdiki haklarımız öyle. Çok basit bir örnek vereyim. Bir AK Partili seçimler yaklaşırken açıklama yapıp, “Eğer bu seçimleri kaybedersek Belgrad ormanlarına gömülmüş silahları çıkartırız” diyor. Fakat hiçbir cumhuriyet savcısı dava açmıyor. Birisi şikâyet ediyor, savcı şikâyet üzerine davet ediyor. Adam üç gün sonra gidip ifadesini veriyor, elini kolunu sallayarak çıkıyor. T24'te siz böyle bir manşet atın, hepinizi ters kelepçe ile götürürler. O zaman ülkede iki biçim adalet var. Bir AKP'lilere adalet, bir de diğer tarafa adalet. Ve bu milleti en fazla bölen şey bu. Yurt dışına giden doktorların Almanya'da aldığı para, Türkiye'deki doktorlardan fazla değil. Orada 4 bin euro alıyorlar, burada da 4 bin euroya geliyor. Gençler adaletsizlikten kaçıyorlar, doktorlar adaletsizlikten, liyakatsizlikten kaçıyorlar. Bu kaldırılabilir bir durum olmaktan çıktı.
Benim hadiseme gelince, 100’e yakın polis, şurada yemek yerken etrafımı kuşatarak beni aldılar. Ben o davadan beraat ettim. Hâkim ilk önce dedi ki, “Bu konuşma Antalya'da, bunu Antalya mahkemesi yargılamalı.” “Yok, Cumhurbaşkanı Şişli'de şu adresteki ofiste izledi bunu” dediler. İyi ki Uganda'da izlemedi, Uganda Başsavcılığı mı açacaktı davayı? Öbürü tam bir rezalet. Ya bu olaylar Kayseri'de çıkmış, Kayseri polisi, Kayseri Başsavcılığı benimle ilgili bir suçlamada bulunmamış. Aksine o dönemde bana teşekkür eden valiler var olayların yatışması için gösterdiğim çabadan dolayı. O davadan 2 sene 4 ay bir ceza verdiler. Yukarıdan bozulacak, biliyorum ama bu benim kişisel sorunum değil. Bu sistematik olarak muhalefetin ezilmesi ve baskı altına alınmasıdır.
-Siz bir siyasi parti lideri olarak cezaevine girebileceğinizi düşünmüş müydünüz?
Ben tahmin etmiştim, hatta 6 ay önce Ali Şehirlioğlu’na dedim ki, “Bak beni tutuklarlar bunlar, size bırakacağım vekaleti, haberiniz olsun.” İki tane de video çekmiştim. Gözaltına alındığım zaman yayınlanacak video, tutuklandığım zaman yayınlanacak video diye. Onları servis ettirmedim ama duruyorlar.
“Bana uygulanan hukuk, Demirtaş'a da Öcalan'a da uygulanmalı”
-“Düşman ceza hukuku” tanımı kullandınız. Cezaevinden çıktıktan sonra Selahattin Demirtaş’la ilgili, “Ben hangi haklara sahipsem, onun da aynı haklara sahip olması gerekiyor” açıklamanız dikkati çekmişti. Hâlâ böyle mi düşünüyorsunuz?
Türkiye Cumhuriyeti, terörle mücadele etmek için farklı hukuk uygulamak durumunda değil, tek hukuk uygulaması yeter. Başka bir şeye ihtiyaç yok. Bana uygulanan hukuk, Demirtaş'a da uygulanmalı, Öcalan'a da uygulanmalı. Bu yetiyor. Ama aynı hukuk AK Partililere de Milliyetçi Hareket Partililere de uygulanmalı. Sorun burada hukukun farklı uygulanmasından kaynaklanıyor. Ben Selahattin Demirtaş'ın suçlu olduğunu düşünüyorum. Ama uygulanması gereken, bana ne hukuk uygulanıyorsa ona da o hukuk uygulanmalı.
“AİHM kararları uygulanmadığında iç hukuk yollarının da uygulamaması anlamına gelir”
-AİHM kararlarının uygulanmamasını bir adaletsizlik olarak görüyor musunuz?
Türkiye Cumhuriyeti imza attığı zaman bir anlaşmaya, devlet ciddiyetiyle davranmalı ve o kararları uygulamalı ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bizi bağlamayacağını net bir şekilde devlet olarak söylemeli ve uygulamalı. Ama bir devlet uluslararası bir sözleşmeye imza atar, bu sözleşmeyi kendi yasal mevzuatının parçası haline getirirse, sonra “Ben uygulamıyorum” dediğinde bu iç hukuk yollarını da uygulamaması anlamına gelir. Fakat kimse AHİM kararlarının arkasına saklanarak Öcalan’ı hapisten çıkartmayı düşünmesin. Öcalan’ın serbest bırakılmasındansa AHİM sürecinden çıkılmasını tercih ederiz.
“Ekrem Bey'i yargılamak için önce Melih Gökçek'in yargılanması gerekir”
-İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklu yargılandığı İBB davası başladı. Siz davayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ekrem Bey'i yargılamak için önce Melih Gökçek'in yargılanması gerektiğini düşünüyorum. Melih Gökçek’i yargılamadan, Türkiye'de hangi partiden olursa olsun bir belediye başkanının yargılanmasının halkın gözünde meşruluğu yoktur. Tutuklu veya tutuksuz. Hakkında bu kadar çok iddianame olan bir adamı yargılamayıp, kendi partisinden insanların suçladığı bir kişiyi yargılamayıp bunları yargıladığın zaman vatandaş haklı olarak diyor ki, “Burada bir haksızlık var.” Ben İmamoğlu'nun suçlu veya suçsuz olduğunu bilmem. Ama bir şeyi biliyoruz ki 700 yılla yargılanan, rüşvet verdiği söylenen kişi dışarıda, onun rüşvetini aldığını söylediği kişiler içeride... Bu düşman ceza hukukudur.
“İmamoğlu yargılaması da düşman ceza hukuku yargılamasıdır”
Siz trafik kazası yapıp birisinin ölümüne neden olsanız hapse girip tutuklu yargılanırsınız. Ama Kızılay Genel Müdürü’nün kızı girmez. Bu düşman ceza hukukudur. CHP'lilere de uygulanan bugün düşman ceza hukukudur ve Ekrem İmamoğlu yargılaması da bir düşman ceza hukuku yargılamasıdır. Burada içeriği konuşmuyoruz, yöntemi konuşuyoruz. Yöntem böyle.
“Demirtaş'a düşman ceza hukuku uygulandığını düşünmüyorum”
-Demirtaş'a da bahsettiğiniz düşman ceza hukukunun uygulandığını düşünüyor musunuz?
Hayır, düşünmüyorum. Demirtaş'a hepimize uygulanan hukuk uygulanmalı. Demirtaş, bu Cumhuriyet’e savaş ilan etmiş bir kişi, “Bu Cumhuriyet’i yıkacağım diyor. Bu Cumhuriyet de kendisini yasalar çerçevesinde Demirtaş ve benzerlerine karşı savunmalıdır. Yasa dışında bir şeye ihtiyacımız yok.
“Adalet Bakanı olarak gerçekten Türkiye Başsavcısı oldu”
-Akın Gürlek'in, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı’yken Adalet Bakanı atanması hakkında ne düşünüyor musunuz?
Bu sistemde bakanlar bakan değil. Çünkü bakanlıkların içeriği değiştirildi, bakanlıkların siyaset üretme yetkisi yok. Siyaset üretme, Cumhurbaşkanlığı’ndaki kurullarda ve bakanlıklar da Cumhurbaşkanlığı’nda üretilen politikaları icra etme göreviyle karşı karşıya. Tabii sistem böyle olunca bugün bakan dediklerimize sadece ismi öyle olduğu için bakan diyoruz. Aslında bunların hepsi sekreter. Amerika'daki başkanlık sistemindeki gibi. Akın Gürlek de Erdoğan'ın en çok güvendiği hukukçu, hiç şüphesiz. İstanbul Başsavcısı'yken de İstanbul Başsavcısı değil, Türkiye Başsavcısı gibi davranıyordu. Şimdi Adalet Bakanı olarak Türkiye Başsavcısı oldu gerçekten. Hem Akın Gürlek'in hem İçişleri Bakanı'nın veya İçişleri Sekreteri'nin atanması, seçimlere kadar iç politikadaki operasyonların, hukuki ve güvenlik baskısının artacağı anlamına geliyor.

“Öcalan’ın çıkması hukuk değildir, travmaya neden olur”
-Şu sıralar gündemde olan, Öcalan’a umut hakkı tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Abdullah Öcalan bir narkoteröristtir, Türkiye'de on binlerce insanın ölümünden sorumludur. Ben Abdullah Öcal'ın idam edilmesi gerektiğini savundum. 57. Hükümet'in bu kadar ağır bir mağlubiyete uğraması ve 57. Hükümet'i oluşturan siyasi partilerin üçünün de 2002 seçimlerinde baraj altı kalarak iki tanesinin siyasetten tasfiye olmasının önemli bir nedeni de Abdullah Öcalan'ı idam edememeleridir. Eğer Abdullah Öcalan'ı idam etselerdi Milliyetçi Hareket Partisi de daha sonraki seçimlerde içeride olurdu. DSP olur muydu bilmiyorum ama Anavatan Partisi de içeride olurdu. Abdullah Öcalan'ı idam edilmemesi Türk halkına bir travma yaratmıştır. Çünkü herkes idam bekliyordu, hakkı da oydu. Bugün de en fazla hak ettiği, hayatının İmralı’da sona ermesidir. Biz Zafer Partisi olarak Abdullah Öcalan'ın hayatının İmralı'da sonlanması gerektiğini düşünüyoruz. Ve Türk halkının çok büyük bölümü de böyle düşünüyor. Abdullah Öcalan’ın çıkması büyük bir tepkiye ve travmaya neden olacaktır. Bu hukuk değildir, adil de değildir. Ama mesele sadece Abdullah Öcalan’ın cezaevinden çıkması değil, bir statüyle de çıkmasıdır aynı zamanda. Hem Milliyetçi Hareket Partisi hem de DEM Parti, Abdullah Öcalan için statü istemişlerdir. Abdullah Öcalan da son açıklamasında kendi statüsünü kendisi koymuştur. Başmüzakereci ve cumhuriyetin yeniden kurulmasında kuruculardan birisi olduğunu söylemiştir. Türk halkı buna sandıktarı gereken cevabı verecektir.
“Bahçeli'nin gündeme getirmesinin psikolojik olarak yaratacağı etki fazlaydı”
-Siz yıllarca birlikte siyaset yaptınız, ilk günden itibaren Bahçeli'nin süreçle ilgili çağrılarına nasıl baktınız ve yorumladınız?
Burada bir görevli dağılımı yapıldığını düşünüyorum. Bu sadece Bahçeli'nin kişisel meselesi değil. Bu bir AK Parti projesi aslında ama bunun topluma servis edilmesi Milliyetçi Hareket Partisi aracılığıyla yapılıyor. Burada en önemli gerekçe devlet aklı değil, en önemli gerekçe seçimler.
-Bahçeli için de mi böyle sizce?
Evet. Birlikte, özellikle Erdoğan için. Ama belki bakarsınız ortak listeden girerler, ayrı ayrı girmezler.
-Sizce bu çağrılar neden Erdoğan üzerinden değil de Bahçeli üzerinden gündeme getirildi?
Çünkü psikolojik olarak Bahçeli'nin gündeme getirmesinin yaratacağı etki daha fazlaydı ve öyle de oldu zaten. Bunu Erdoğan söyleseydi bu kadar şok olur muydu herkes? Hayır olmazdı.
“İmam hatiplerden deist ve ateist yetiştiren bir mucize sistem geliştirdiler”
-Peki son dönemde Milli Eğitim Bakanlığı’nın da dahil olduğu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben sadece Yusuf Tekin özelinde ve onun bakanlığı döneminde meseleyi ele almanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Türkiye'de Milli Eğitim’in ve üniversitelerin 2002'den bu yana çok boyutlu bir gerileme içerisinde olduğunu görüyorum. Bunu rakamlar da ortaya koyuyor zaten. Artık evlenecek gençlerin, evlenme öncesinde en önemli hesaplarından biri, çocuk olursa hangi kolejde okutacakları oldu. Böyle bir kalem yoktu evlilik hesapları içerisinde. Buzdolabı, çamaşır makinesi vardı ama çocuğun hangi kolejde okutulacağı yoktu. Devlet okullarına ne oldu, kalktı mı? Ama devlet okullarının sistematik olarak kalitesi öyle bozuldu, öyle laçkalaştırıldı, öyle kötüleştirildi ki insanlar çocuklarının hayatını kurtarmak için ya bir koleje ya da yurt dışına gitmesine yönelik planlar yapmaya başladılar. “Efendim, İslami şeyler öğretiliyor” deniyor. Siz bana bilgisayar yapacak matematiği, fiziği öğretin, dinî bilgiyi de öğretelim, bunda bir mahzur yok. Ama siz kötü matematik, kötü geometri, kötü fizik, kötü biyoloji, kötü tarih öğretip iyi din öğretemezsiniz zaten. Ve öğretemiyorlar da nitekim. İmam hatiplerden deist ve ateist yetiştiren bir mucize sistem geliştirdiler, inanılır gibi değil.
Bu ülkenin çok fazla kaliteli meslek lisesine ihtiyacı varken üniversitelere gençleri yığıyorlar, üniversiteler ticarethaneye dönmüş durumda. Gençliğin, anlamsız bölümlerden hiçbir şey öğrenmeden mezun oldukları ve sonra da hayata bilgisiz başladıkları bir sistem çıkıyor karşımıza. Bunun için bu sistem yıkılmadan yapılmaz. Restore edilebilir bir sistem değil bu, yıkılacak ve sıfırdan tekrar inşa edilecek. İlkokul, anaokulundan başlayıp üniversite sistemine kadar yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Onun dışında anti-laik uygulamalar o toz duman yaratıp esas meseleyi, yani eğitimin kalitesinin çökmesini görmemizi ve tartışmamızı engelliyor. Bir sos olarak bunu kullanıyorlar.

“İyi Parti’den ayrılmadım, ihraç edildim”
-Geçen haftalarda İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu’na da seçimde ittifakı girip girmeyeceğiniz soruldu. Sizin cevabınız ne olur?
Ben İyi Parti’de ayrılmadım, ihraç edildim. 80 il başkanının imzasıyla ihraç gerçekleştirildi. Halbuki İl Başkanı imzasıyla ihraç da yok, onun için mahkemeden geri döndüm. Ama ihraç edilmiştim.
“En doğal ittifak İyi Parti ve Zafer Partisi ittifakıdır”
İttifak sorusuna gelince; biz İyi Parti ile ittifaka açığız. Ve İyi Parti tabanı da Zafer Partisi tabanı da ittifak istiyor. Bu tabandaki seçmen grupları da istiyor ve belki de Türk siyasetindeki en doğal ittifaktır, İyi Parti ve Zafer Partisi ittifakı. En doğal ittifak budur.
“Sinan Oğan’ı çıkartmasaydık birinci turda Erdoğan kazanıyordu, bu matematiktir”
-Muhalif seçmenin sağ partilere bir güvensizliği olduğu düşünülüyor. Hatta Zafer Partisi'nin desteklediği aday olan Sinan Oğan’ın diğer bloğa geçmesinin de muhalif seçmende bir travma yarattığı konuşuluyor. Böyle sürprizler de bekliyor musunuz?
Bunun çok köpürtüldüğünü ve gerçekten bu köpürtmenin de çok değerinin olmadığını düşünüyorum. Neden? Zafer Partisi'nin almış olduğu oy yüzde 2,2. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin almış olduğu oy birinci turda yüzde 0,2 200 bin oy. Sinan Oğan'ın almış olduğu ise oy yüzde 5,03... Yani birinci turda Sinan Oğan'a oy veren seçmenin yüzde 3’ü Zafer Partisi'ne vermemiş, kime vermiş? AK Parti ve MHP'ye vermiş. Ve birinci turda AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi, Altılı Masa’ya karşı parlamentoda üstünlük kazanmışlar. Eğer biz Sinan Oğan’ı çıkartmasaydık, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birinci turda Erdoğan kazanıyordu. Matematik konuşuyor burada. Biz hiç olmazsa ikinci tur için bir şans yarattık ortaya. İkinci turda bizim stratejimiz parti olarak şuydu. İkinci turda Kemal Kılıçdaroğlu'nun Erdoğan'dan Cumhurbaşkanlığı’nı devralması değil, Ümit Özdağ'ın Süleyman Soylu'dan İçişleri Bakanlığı’nın devralmasını görmek isteyen seçmen üzerinden bir strateji kurulmalıydı ama CHP buna yanaşmadı.
“Oğan’la arkadaşlığım yok”
-Hiç pişman oldunuz mu Sinan Oğan seçimi için?
Ben ona bakmıyorum. Benim bir arkadaşlığım yok kendisiyle o zamandan beri. Ondan da önce bir arkadaşlığım oldu. Sinan Bey benimle ASAM'da çalışmıştı. Bakın, ben istediğim sonucu aldım. Neydi o sonuç? Seçimlerin ikinci tura bırakılmasıydı. Durum bu.
“Sığınmacı konusunda agresif bir dil kullandık, doğru bir stratejiydi”
-Zafer Partisi ve sizin söylemlerinize yönelik eleştiriler de var. Sadece belli konulara odaklandığınız yönünde…
Burada da haksızlık edildiğini düşünüyorum. Önce dediniz ki, “Ya siz sığınmacılardan başka bir politika önermiyorsunuz.” Ama bizim dışımızda hiç kimsenin sığınmacıları konuşmadığı bir ortamda, biz sığınmacılar meselesini Erdoğan'a rağmen Türk siyasetinin gündemi yaptık. Bunu da şu telefonla, sosyal medya ile yaptık. Ne basın ne yayın ne televizyon. Erdoğan, “Bu konu konuşulmayacak” dedi, muhalefet de “Konuşmayacağız” diyordu. Buna rağmen gündemi değiştirdik ve belirledik. Ve buna uygun da agresif bir dil kullandık. Bu bir iletişim stratejisiydi ve doğru bir stratejiydi. Ve o iletişim stratejisi toplumun bilincine bu demografik, ekonomik, sosyal, kültürel zorluğu, büyük tehlikeyi yerleştirdi.

“Bizim yıllardır söylediklerimizi şimdi Milli İstihbarat Akademisi yazıyor”
Bizim yıllardan beri söylediklerimizi şimdi Milli İstihbarat Akademisi yazıyor, devlet denetimini yitirmiştir bu kitleler üzerinde diyor. 12 gün savaşından alınan dersler diye raporu var. 35. sayfa üçüncü paragraf; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin istihbarat ve güvenlik organlarının Türkiye'deki yabancıları kontrol etme yeteneğini yitirdiğini ve bu konuda millete ihtiyaç duyduğunu, milletin yardımına ihtiyaç duyduğunu” söylüyor. Birkaç gün önce Onlar TV'de Timur Soykan dedi ki, “Polis sürekli Mossad operasyonu yapıyor.” Ve sürekli topladıkları Araplar, Filistinliler, Afganlar... Doğru, sürekli Mossad operasyonu yapılıyor. Neden? Çünkü Mossad bunların içinden sürekli eleman devşiriyor. bu ülkeye bağları yok, karınları aç insanlar. Hatta belki öfkeliler bu ülkeye. Birisi gelip size para veriyor, “Bana şu bilgiyi temin et, şurayı izle, ne görüyorsun?” diyor. Ama Milli İstihbarat’ın istihbarat kapasitesiyle, polisin istihbarat kapasitesiyle başa çıkabileceği bir büyüklükle karşı karşıya değiliz, onun çok ötesinde bir büyüklükle karşı karşıyayız. Ve İran'da olanı gördük, ajanları hâlâ görüyoruz. Özetle, bu milyonlarca insanın Türkiye için oluşturduğu tehdit ve bunun ekonomik maliyeti yılda 11 milyar dolar. Bunlar dönmeden ekonomik kalkınmanın mümkün olmadığını, istihdam piyasalarında düzenleme yapmanın mümkün olmadığını Zafer Partisi dışında kimse dile getiremedi.
“Tertemiz Türkiye” diye, uyuşturucu, sanal kumar ve organize suçla mücadele programımız var. Aşağı yukarı 200 milyar dolar bir kara para var. Paranın büyüklüğüne bakın. Satın alamayacağı siyasetçi az, satın alamayacağı devlet memuru az. Ve bununla ilgili çalışan hiçbir siyasi parti yok. Bir tek Zafer Partisi çalışıyor. Ve yeni bir uyuşturucu yasası, yeni bir sanal kumar yasası, yeni bir organize suçla mücadele yasası, tedavide zorunluluk, uyuşturucu patronlarının sanal kumar patronlarının bütün mal varlıklarına el koyulması gibi… Mal varlıklarına el koyulmuyor bunların çünkü. Bir dolarlık mı kaçırıldın yani? Bir milyon dolarına el koyarsın.
“Ekonomi yol haritamızı açıklayacağız”
Ekonomide ne yapıyoruz? Parti kurulduğu günden beri, devlet planlama teşkilatı kurulmadan, karma ekonomik modele geri dönülmeden Türkiye'nin ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmesi mümkün değil diyoruz. Ve eğitim, adalet ve ekonomiyi birlikte görüyoruz. Düşman ceza hukuku uygulamalarından vazgeçilmeden Türkiye'de hukuk olmaz. Bu eğitim sistemi A'dan Z'ye yeniden yapılandırılmadan ekonomiyi destekleyici bir eğitim olmaz. Bu neoliberal ismin en çirkin uygulamalarından bir tanesi talan ekonomisi. Rant ekonomisinden üretim ekonomisine de devlet planlama teşkilatı ve karma ekonomik modeli olmadan geri dönülmez diyoruz ve bu projeyle çıkıyoruz. Geniş bir ekonomist heyetimiz var, bir ekonomik konseyimiz var. Ekonomi yol haritamız bitti, uygun bir gündemde yol haritamızı açıklayacağız.
Bir de Türkiye'nin gündemi var. Biz Türkiye'nin gündeminde bugün anayasanın değişikliği ve bir narko-terör örgütünün devletin kurucu unsurlarından birisi hâline getirilmesi süreci yaşanırken, o konuya karşı da Cumhuriyet'in kuruluş felsefesini tavizsiz savunan tek parti olarak güçlü bir gündem oluşturmak zorundayız.
“Türkiye'yi A'dan Z'ye yeniden yapılandıracak iktidarı hedefliyoruz”
-Biraz önce agresif dilin bilinçli bir iletişim stratejisi olduğunu söylediniz. Sizin tutukluluğunuzdan sonra bununla ilgili strateji değişti mi, daha yumuşak bir dil mi kullanıyorsunuz?
Hayır, şöyle bakın. Agresif dili baronlara karşı kullanmaya devam ediyoruz. Ama Türkiye'nin eğitim sisteminden, devlet planlama teşkilatından bahsederken veya petrokimya alanında yapacağınız yatırımlardan bahsederken sığınmacılar konusundaki kullandığınız dili kullanamazsınız. Anlamı yok. O bir başka konu, bir başka iletişim stratejisi, diğer programlarınızı anlatırken de bir başka iletişim stratejisi kurmanız lazım. Biz de onu yaptık. Onu yapıyoruz. Yapmaya da devam edeceğiz. Çünkü biz bir konuyla ilgili protesto hareketi değiliz. Biz A'dan Z'ye Türkiye'yi yeniden yapılandıracak bir siyasi parti iktidarını hedefliyoruz. Onun en acil konuyla ilgili evet siyasi bir çıkış yaptık ama diğer konulardaki görüşlerimizi de farklı iletişim stratejisiyle vatandaşa anlatmak durumundayız, anlatıyoruz.
“Bize bütün televizyonlar açılsaydı, belki daha farklı iletişim dilimiz olabilirdi”
-Özellikle gençler sizin çok önemli bir kitlenizi oluşturuyor. O gençler arasında bu iletişim stratejisi dediğiniz dilin bir provokasyona yol açabileceğini ya da birilerinin bu dili kullanarak provokasyon yapabileceğini hiç düşündünüz mü?
Zafer Partisi'nden dolayı bir kişinin burnu kanamadı. Kimsenin camına taş atılmadı. Bir tane olay çıkmadı. Ama Zafer Partisi bir konuyu başarılı bir şekilde gündeme getirdi. Kendi kitlesinin sokağa çıkmasını engelledi. Bir tek Zafer Partiliyle ilgili siyasal şiddetten dolayı soruşturma bile açılmadı. O zaman bize bu konuda hiçbir şey söyleyemezsiniz. Kusura bakmayın. Bunu önce DEM’lilere sorun. Onların yüzünden çok kan aktı bu ülkede. Binlerce insan öldü, on binlerce kişi yaralandı. Ama Zafer Partisi'nin dili sertmiş. Olabilir, iletişim dilimiz o konuda sertti. O da onu gerektiriyordu. Ama Milli Eğitim Sistemi'nden bahsederken de farklı bir dil ile konuşuyoruz. O da onu gerektiriyor.
Bize bütün televizyonlar açılsaydı, bütün gazetelerde fikirlerimizi söyleseydik sığınmacılar konusunda da o zaman belki daha farklı bir iletişim dilimiz olabilirdi. Yılda 11 milyar dolar harcandığını, 11 milyar doların içerde harcanması durumunda başka nelerin yapılabileceğini anlatabilirdik. Ama bir tek sosyal medyada varsanız ve sosyal medya üzerinden konuyu dile getiriyorsanız o zaman diliniz ona göre olmalı ki konuyu siz gündeme getirip politikanızı bu konuda dikkat çeken bir politika haline getirebilin.
“Şu anda İran devleti Türklere Güney Azerbaycan'da silah dağıtıyor”
-Şimdi bir de İran gündemi var. Şu anda sınırda bir hareketlilik yok ama savaş uzarsa tekrar Türkiye'ye bir göç dalgası olabilir mi diye bakılıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
İran'da bir iç savaş çıkartmaya çalışıyorlar. Suriye'de yaptıklarını şimdi İran’da yapmaya çalışıyorlar. Ve eğer bunu başarırlarsa tabii Türkiye için ortaya Suriye savaşının çıkarttığından çok daha büyük bir sorun çıkar. Hiç kaçınılmaz olarak. İran’daki bir çatışma, Suriye savaşının kendisini içine çektiğinden daha fazla Türkiye'yi içine çeker. Ve İran'daki çatışma Suriye savaşındann çok daha hızlı bölgeselleşir. İran iç savaşı demek aynı zamanda İran da Güney Azerbaycan'da Kürtler arasında, KDP-KYP-PKK arasında bir savaş demektir. Şu anda İran devleti Türklere Güney Azerbaycan'da silah dağıtıyor; bu bir bilgi. Devrim Muhafızları’nın iki kanadı vardır. Bir tanesi Türklerdir, bunlar Devrim Muhafızları, Cumhurbaşkanı'na yakınlar. Diğeri de Farslar. Ve şu anda Devrim Muhafızları’nın Türk kanadı Türklere silah dağıtıyor. İran'da iç savaş çıkartma stratejisi kaçınılmaz olarak bütün bölgeyi saracak bir ateşe dönüşür. Bunu görmek lazım.

“CHP tabanından bize geçiş var; seçmen yaşını 15'e indirin de görelim”
-CHP tabanıyla Zafer Partisi tabanı arasında bir oy geçişkenliği olduğu konuşuluyordu. Öyle bir geçişkenlik var mı?
Cumhuriyet Halk Partisi tabanından bize geçiş var. Bu sadece sığınmacılarla ilgili değil, aynı zamanda PKK ve Öcalan ile yapılan müzakerelerle de ilgili, ona tepki olarak da geçiş var. Ama sadece CHP tabanından yok MHP’den de var AK Parti’den de var. AK Parti'den geçiş, MHP'den daha fazla şu anda. AK Parti'de de milliyetçi bir damar var. Erzurum-Erzincan hattında mesela onu görüyoruz. Isparta'da gördük. Şimdi hepsi aklımda değil ama bizim dışımızda yapılmış bir ankette görüyoruz onu. İstanbul'da Eyüp Sultan'da mesela çok ciddi bir etki oluşturduk.
-Saraçhane'de de ve 8 Mart kutlamalarında da gördük ki yeni bir milliyetçi dalga oluşuyor. Bunların bir kısmı da sizin seçmen profilinizi oluşturuyor. Peki bu gençler ve eleştirileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Gençlik her konuya eleştirel bakıyor. Bu da güzel bir şey. Ve tabii Zafer Partili de olup Zafer Partisi'ni eleştiren gençler de çok. Bizim de bu eleştirilere bir itirazımız yok. Yani bakıyoruz ve doğru eleştiri olduğunu düşündüğümüzde de değerlendirmeye alıyoruz. Mesela dün gösterilen tepkiler bizim parti olarak örgütlediğimiz bir tepki değil, tamamen sivil toplumun tepkisi. Biz de sonradan haberdar olduk. Olacaktır tabii bu tepkiler, çok doğal. Çünkü öte yanda öyle tahrik edici gelişmeler oluyor ki… 8 Mart'ta da dediğiniz gibi Atatürkçü kadınlar, Milliyetçi kadınlar çıktılar ve açıklamalar yaptılar olaylara karşı.
-Size göre, seçmenler sadece gençler olsa tek başına iktidar olacak gibisiniz…
Ben zaten diyorum ki, seçmen yaşını bir 15'e indirin de görelim…
“Anketlere girmeyen seçmen gruplarında Zafer Partisi'nin yüksek temsili var”
-Adalet başlığında sorun olduğunu söylediniz, çözüm öneriniz nedir? 25 bin hâkim ve savcının yüzde 70’inin AKP döneminde seçildiğini düşünürseniz bununla ilgili bir projeniz var mı?
Bakın, herhangi bir iktidar döneminde hâkim ve savcı olmak, insanları otomatik olarak o partinin sempatizanı yapmaz. Ben AK Parti döneminde hâkim ve savcı olup Zafer Partili olanları da biliyorum. Cumhuriyet Halk Partili olanları da biliyorum. Konuşulmuyor ama anketlere girmeyen seçmen grupları var. Devlet memurları, askerler, polisler, jandarmalar, savcılar, üniformalılar var. Zafer Partisi'nin burada oransal olarak çok yüksek bir temsili var. Neden? Çünkü bizim anlattıklarımızı onlar hayatta yaşayarak görüyorlar. Şimdi bir narkotikçi polis en fazla hangi partinin kendi yaşam alanıyla ilgili konuştuğunu, politikalar ürettiğini düşünebilir Zafer Partisi’nden başka? Keza bir KOM’cunun veya bir terörle mücadelecinin... Özetle, bizim bir başka oy tabanımız daha var, güçlü bir tabanımız var. 25 bin hâkim savcı, AK Parti döneminde göreve gelmiş olabilir. Biz hukuk üzerindeki siyasi baskının kaldırılması gerektiğini düşünüyoruz. Siyasi baskıyı kaldırın. Sonra yasaların uygulanmasını isteyin sadece. En azından iyi bir çıkışı olacaktır başlangıç için.
"Çocukların zihinlerinde ilk tetiği evlerindeki oturma odasında çekiyorlar"
-Suça sürüklenen çocuklar meselesi de var. Meclis’te bir komisyon da kuruldu. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugünkü tehlike şu; bu çocuklar organize suç örgütlerinin tabanlarından birini oluşturuyor. Ve hemen kentin pırıltılı bölgesinin yanında fakir bölgelerde doğuyorlar, orada büyüyorlar, büyürken de televizyonda, dizilerde şiddetin başarıya giden bir yol olduğunu kendilerine defaâtle gösteren, algı çizen bir durumla karşı karşıyalar. Çok çalışmıyorsun, önünde bilgisayar, oturup iki defa tuşa basıyorsun ama çok da para kazanıyorsun. Pırıltılı bir dünya. Yani çocukların zihinlerinde ilk tetiği aslında evlerindeki oturma odasında çekiyorlar. Ve yaşam alanlarında, mahallelerinde bunları avlayan çete mensupları var. Resmen devşiriyorlar. Sosyal medya da devşirmek için çok güçlü bir alan. Netice itibarıyla bu çocuklar teşvik ediliyorlar adeta. Türkiye, organize suçta kartelleşmenin ön aşamalarına gelmiş durumda. Eski kabadayıların veya mafya dediğimiz insanların devletle ilişkisinden çok daha farklı. Devlete, polise, jandarmaya silah çeken organize suç yapısı var. Meksika'daki gibi, bir kuralı da yok. Ahlakî bir kuralı, bağlayıcılığı da yok. 12 Eylül öncesinde sağda ve solda İstanbul'da elinde silah olan insan sayısını hesapladık; 650 civarındaydı. Bugün 650 kişi İstanbul'da yalnızca bir ilçede var.
“Türkiye organize suç örgütlerini ve uyuşturucuyu tehdit ilan etmek zorunda”
-Peki sorun cezaların artırılmasıyla çözülür mü?
Hayır, bu sadece ceza ile çözülecek bir şey değil. Bir, bu ekonomik dengesizlikler, eğitim ve organize suçla farklı bir mücadele sisteminin geliştirmesiyle çözülecek bir şey. Zaten bizim “Tertemiz Türkiye” projemiz de bunu hedefliyor. Türkiye artık organize suç örgütlerini ve uyuşturucuyu yaşamsal tehdit ilan etmek zorunda. Biz hedef ülke durumundayız ve baronları da Türkiye'ye yönelecek emperyalist orduların keşif gücü olarak görüyoruz. Özetle onun için çok kapsamlı bir mücadeleyi gerektiriyor bu. Ekonomiyi de kontrol altına almak için bu gerekiyor.

“Türk siyasetimizde nasıl bir tek bizim konumuz oluyor, anlamıyorum”
-Türkiye’de son dönemdeki organize suç örgütlerinin büyük bölümü yurtdışı kaynaklı. Özbek, Rus, Bulgar mafyası var ve bunlar kara parayı daha çok bilgisayar üzerinden yasa dışı bahis, Bitcoin gibi sistemlerden yürütüyor. Aralarında Türk vatandaşlığı verilen insanlar da var. Bunların hepsi kripto üzerinden suç örgütü oluşturuyorlar.
Akdeniz'de turizm ve inşaat sektörüne girdiler yabancı mafyalar. Türkiye'ye uzun vadeli yerleşme planları yapılıyor. Ve bu, Türk siyasetimizde nasıl bir tek bizim konumuz oluyor onu anlamıyorum. Diğer siyasi partiler niye ilgilenmiyorlar? Sığınmacılar gibi...
“Mossad operasyonlarında birçok Suriyeli çıkıyor, biz sığınmacıları yollayacağız”
-“Suriyelileri yeniden Suriye’ye yollayacağınız” söyleminin pratikte hayata geçirilebileceğini düşünüyor musunuz?
Afganistan'dan Pakistan'a gidenleri, Pakistan 40 sene sonra yolladı. Hem de Afganistan'da savaş devam ederken yolladı. Onun için evet, Suriye’de savaş 15 sene önce başladı. 15 sene bireysel olarak uzun bir zaman olabilir. Ama milletlerin tarihinde 15 senenin bir değeri yok. Önemi yok. Ben Gaziantepliyim, benim şehrimde 800 bine yakın Suriyeli var. Ben bu yükü taşıdım. Neden? Orada savaş var. Şimdi savaş bitti. Kalmanın gerekçesi ne? Gelirken geçici sığınmacı diye geldi, değil mi? Böyle bir anlaşma yaptık. Geçici sığınmacılar ve “Savaş bitince geri döneceğiz” diye geldiler. Burası dünyanın lunaparkı değil ki, burası benim vatanım. Ben Gaziantep'in müdafaasında çarpışmış bir ailenin evladıyım. Orada da senin vatanın var. O da vatanına dönecek. Sınırın hemen altı. Ben, “Dünyanın neresine gidersen git” demiyorum. “Vatanınıza geri dönün” diyorum. Ve biz yollayacağız. Çok daha net söyleyeyim, bu insanların Türkiye'ye ihanet edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Ama Mossad operasyonlarında birçok Suriyeli çıkıyor bu ülkede. Neden? Çünkü bu ülkeye bir bağları yok.
“Selefilik Türkiye’de yayılıyor, tehdit olarak mücadele edilmeli”
-Selefilikle ilgili tartışmalar da var…
Selefilik Türkiye'de yayılıyor. Hatta Diyanet’e bağlı imamlar arasında dahi Selefiler oluşmaya başladı. Süleyman Soylu döneminde, İçişleri Bakanlığı'nda Selefilik'le ilgili iyi bir rapor hazırlanmıştı. Selefilik bir tehdittir. Çünkü milli kimliği yoktur Selefiliğin. Yabancı servislerin kullanımına çok açıktır. İslam ve İslam uygarlığı düşmanıdır. Onun için tehdit olarak değerlendirilmelidir ve mücadele edilmelidir.
“Bütün gömleklerimde Türk yazar”
-Gömleğinizde Göktürkçe Türk mü yazıyor?
Evet, bütün gömleklerimde yazar.




