Alfred Adler, insan davranışlarının temelinde “aşağılık duygusu” olduğunu söyler. Bu duygu, sağlıklı biçimde işlendiğinde bireyi gelişime ve toplumsal faydaya yönlendirir; sağlıksız biçimde telafi edildiğinde ise “üstünlük kompleksi” ve yıkıcı davranışlara dönüşür. Siyasetçilerde bu tablo daha da belirginleşir: iktidar sahnesi, bireysel yaraların maskelendiği bir tiyatroya dönüşür.

Tiyatrodaki bu maskeler: Para, Kadın ve Güçtür
Para, Adler’in üstünlük çabasının en tipik tezahürü, sınırsız mal ve servet arzusudur. Siyasetçi, içsel eksikliğini ekonomik güçle kapatmaya çalışır. Hırsızlık, yolsuzluk ve çıkar ilişkileri bu telafinin patolojik biçimleridir. Hatta siyasetçilerin bu açlığına öykünen bürokratlar çalmak için dayanılmaz bir şehvet yaşarlar onların da en büyük arzusu kolay paraya ulaşmaktır. Rüşvet bu tarz toplumlarda bu sebepten pandemiye dönüşmektedir. Rüşvet vermeden kimse nefes alamayacak duruma gelir çünkü para toplumun en büyük değeri olmuştur…Bu toplumlarda rüşvet almak, yetenek, iş bilmek olarak görülür aslında bir makama gelmenin en büyük gayesi de daha çok paraya ulaşmak ve rüşvet almak içindir. Ancak bu kişilerin söylemi farklıdır kimisi dini, kimisi milliyetçiliği, kimisi de Atatürk söylemini kullanır… Hedef tekdir ama daha çok halkın parasını çalabilmek…


Bazı siyasetçiler, kadınları bir güç göstergesi olarak kullanır. Adler’in gözünden bu, aşağılık duygusunun cinsellik ve ilişkiler üzerinden telafi edilmesidir. Kadın, eşit bir birey değil; kompleksin tatmin aracı haline gelir. Genç ve güzel kadın düşkünlükleri buradan gelir, o sebepten özel kalemleri, sekreterleri vs. ile aşk yaşarlar. Ama çoğunun işlediği bu günahı, sadece yakalananlar üzerinden yansıtarak kendilerini temize çıkartırlar. Ama aslında yaşanan herkesin gizlediği aşağılık kompleksidir. Bu sebepten çoğu siyasetçi fiziken de çok çirkindir ama ele geçirdiği bu büyük güç ile ilk önce kadın açlığını tatmin etmeye çalışır. Etrafınızdakilere bir bakın, ideoloji, görüş fark etmeksizin çoğunluğunun kadın açlığı tavandadır…

Güçlü olmak için, çalmak, gasp etmek ya da halkın malını kendi çıkarına yönlendirmek… Bunlar, çocukken yaşamış olduğu yoksulluk ve eziklik hissini bastırmak için kullanılan en ilkel yöntemlerdir. Adler’e göre bu davranışlar, bireyin toplumsal faydaya yönelmek yerine kendi yarasını topluma bulaştırmasıdır.

Bu kompleksler, sadece bireyin değil toplumun ruhunu da yaralar. Halkın güveni zedelenir, kurumlar yozlaşır, değerler aşınır. Adler’in “toplumsal ilgi” kavramı burada kritik: sağlıklı birey, kendi eksikliğini toplumla işbirliği içinde telafi eder. Sağlıksız siyasetçi ise toplumdan çalarak kendi boşluğunu doldurmaya çalışır.
Siyasetçilerin para, kadın ve iktidar açlığı; aslında Adler’in tanımladığı aşağılık kompleksinin farklı maskeleridir. Liderin en güçlü görünen yanları, çoğu zaman en derin eksikliklerinin yansımasıdır. Halkın görevi bu maskeyi sorgulamak; siyasetçinin görevi ise kendi aşağılık duygusunu toplumsal faydaya dönüştürmektir. Aksi halde kompleksin gölgesinde büyüyen iktidar, bireyin yaralarını değil, toplumun yaralarını derinleştirir.


Sonra koskaca bir millet küçük bir azınlığı doyurmak için gece gündüz çalışır ama yine de yetemez. Siyasetçiler de bu durumdan asla utanmazlar, toplumsal katmanın en alt tabakasında gördükleri emekçilerin ezilmesine göz yumarak ve süslü laflarla, ideolojik kamplarla aralarına fitne sokarak, kendi ahlaksız ve günahkar yaşamlarını legalize hale getirirler… Ama şunu da bilin ki gelen gidenden farklı olmayacak, düzen değişecek düzülen kesim aynı kalacak, vesselam…