Yeryüzü tanrıları kurban istiyor. Ancak bu kurban, içimizden değil; bizden olmayanlardan seçilmeli.

Tarih boyunca “bizden olmayan” hep kurban edilmiştir.

Antik Yunan’da İfigenya’nın kurban edilmesi, Mezopotamya’da tanrıların insanlardan kan istemesi, Azteklerde güneşin doğması için kurban verilmesi… Hep aynı döngü: Tanrılar doyurulmalı, ama kurban bizden değil, ötekinden seçilmeli.

Ortaçağ’da veba salgınlarında Yahudiler günah keçisi ilan edildi. Osmanlı’da kimi zaman farklı mezhepler ya da etnik gruplar “bizden olmayan” diye dışlandı.
Günümüzde ise göçmenler, farklı düşünenler, muhalif sesler toplumun huzursuzluğunu yatıştırmak için görünmez kurbanlara dönüştürülüyor.

Yeryüzü tanrıları artık taş heykeller değil; güç, para, statü ve iktidar. Onlar da kurban istiyor.

Ve yine kurban, çoğunluğun dışında kalanlardan seçilir.
Seçim sürecinde “bizden olan” olarak baş tacı edilen, seçimden sonra ise “bizden olmayan” gibi uzaklaştırılan bir figür…

Ben de bu satırları, seçim sürecinde en yakınında olanlardan biri olarak ama seçimden sonra ilk unutulanlardan biri olmanın rahatlığıyla yazıyorum. Bu rahatlık, gerçeği daha açık söyleme imkânı veriyor: Bizden olmayanı kurban etmek kolaydır, ama bizden olanın kusurlarını görmezden gelmek toplumun en büyük çelişkisidir.

Üstelik mesele sadece siyasetle sınırlı değil. Daha önce metreslerine kamu araçlarını tahsis edenler, onları işe alanlar, terfi ettirenler; eşlerini uzak diyarlara işe yerleştirenler, oralara usulsüz ihale verenler…

Onlara ne yapıldı? Onlar hakkında da onlarca şikâyet yapıldı.

Cevap basit: Hiçbir şey. Hatta ne acıdır ki; hırsızlıkları, arsızlıkları ödüllendirildi, terfi ettirildiler. Yaptıkları yanlarına kâr kaldı, çaldıklarını yiyip içiyorlar…

Çünkü beraber yedikleri tarikat büyükleri yüksek yerlerde onları korudu.

Onların iftira atmak için kullandıkları rüşvetçi gazeteciler şimdi de şeytanla iş tutuyor. Kısa zaman önce Bozbey’in ekibinin gözdesi idiler.

Yeni şarkıları: “Yaşasın yeni kralımız, kahrolsun Bozbey!” İşte bu da toplumun en ince yarasıdır. Bozbey Başkan’ın da bunları düşünecek çok vakti olacak…

Burada bir başka tezgâh devreye giriyor: Siyasetçiler, etrafınızda yalaka bir kitle var. Size sanal bir güç halkası oluşturuyorlar. Bu halkayı elinizin tersiyle itmelisiniz. Çünkü bu kitle, gerçeği görebilmenizi engelleyen bir illüzyon yaratıyor.

Çoğunlukla gazeteci görünen ama yazmaktan aciz kişiler, bazen partililerin kendisi (teşkilat dediğiniz ama işe yaramaz küçük azınlık), bazen de öteki siyasi rakipleriniz, diğer yalancılar…

Her zaman demokrasiyi ve doğruyu savunan gazeteci Yüksel Baysal’a gelen başkanların hepsi seçimden önce baş tacı edip, seçimden sonra en uzak noktaya koymaları bu sebeptendir.

Ne İsa’ya ne de Musa’ya yar olamadı…

Toplum çoğunluğu ise bütün bu oyuna çoğu zaman “yavşaklık tavrı” dediğimiz bir tavırla yaklaşıyor: Yani benim çarkıma dokunmadıkları sürece, kenarda durarak, hiçbir şeyi değiştirmeyerek, gözlerimi kapatarak, sadece seyrederek ve arada boş boş konuşup dedikodu yaparak görevimi yapmış olurum…

Bu seyircilik, kurban verme döngüsünü beslediğinin farkında bile değil.

Bir gün sıra ona da gelecek…

Bütün bu gayretlerinin niçin olduğunu sorduğumuzda “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyoruz” derler. Ancak yetim çoktan öldü, kimse farkında değil. Aslında kimsenin yetimi falan da düşünmesine gerek kalmadı.

Cehennem geniş, herkese yer var. Sakal, bıyık ve Allah’ı kandırmak için kullandığınız hiçbir aparat sizi oradan kurtarmaya yaramayacak.

Orada kimseyi partisi ya da lideri kurtaramayacak. Tabii onların kutsal olmadığını anlayacak akli melekeniz varsa…

Aslında biz de biraz etek öpsek, yalakalık etsek olmaz mıydı? Diğerlerinden ne eksiğimiz vardı? İşin latifesi tabii. Bunu yapabilmek de yüksek kabiliyet istiyor. Azıcık onuru olan zor yapar.

Toplumdaki gerçek dönüşüm, kurban vermekle değil; farklı olanı anlamakla başlar. Freud’un bastırılanın geri dönüşü, Jung’un gölgeyle yüzleşme çağrısı, Maslow’un kendini gerçekleştirme basamağı hep aynı noktaya işaret eder.

Bizden olmayanı kurban etmek yerine, onunla yan yana durmayı öğrenmek gerekir.

Sonuçta yeryüzü tanrılarının çağrısını reddetmek, insanlığın kendi gölgesini aşması demektir. Bizden olmayanı kurban etmek yerine, onunla yan yana durmayı öğrenmek…

İşte asıl sınav budur.