Her ayın ilk pazar günü Bursa’da, Alevi Kültür Dernekleri Bursa Şubesi’nde bir kahvaltı sofrası kuruluyor.

Bu ay da öyle oldu.

Salon doldu, katılım yoğundu. İnsanlar aynı sofranın etrafında buluştu, sohbet etti, dayanıştı.

Bu kahvaltının iki amacı var.

Birincisi birlik ve beraberliği güçlendirmek, üyelerin birbirleriyle bağını canlı tutmak.

İkincisi ise öğrenci burslarına kaynak yaratmak.

Her yıl 50’ye yakın öğrenciye burs vermeye çalışan dernek, bunun kaynağını büyük sermayelerden, devlet bütçesinden ya da uluslararası fonlardan değil, büyük ölçüde imece usulüyle yaratıyor.

Belki de bugün Alevilik üzerine yürütülen büyük tartışmayı anlamak için önce bu küçük görünen fotoğrafa bakmak gerekiyor.

Çünkü bir tarafta Aleviler adına merkezler kuranlar, kurumlar oluşturanlar, eğitim programları hazırlayanlar, Aleviliğin nasıl temsil edileceğine ilişkin modeller geliştirenler var.

Diğer tarafta ise kendi sofrasını kuran, öğrencisine burs veren, dayanışmasını kendi imkânlarıyla sürdüren Aleviler var.

Alevilere bir “Vatikan” mı kuruluyor?

Son dönemde Alevi-Bektaşi dünyasını yakından ilgilendiren en önemli gelişmelerden biri Arnavutluk’ta gündeme gelen Bektaşi yapılanmasıdır.

Tiran’da Bektaşi Dünya Merkezi etrafında Vatikan benzeri egemen bir yapı oluşturulması fikri, yalnızca Arnavutluk’un iç meselesi olarak değerlendirilemez.

Çünkü Bektaşilik yalnızca Arnavutluk sınırları içerisinde yaşayan bir inanç değildir.

Türkiye başta olmak üzere Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan geniş bir tarihsel ve kültürel alanın parçasıdır.

Dolayısıyla burada sorulması gereken soru şudur:

Alevi-Bektaşi dünyasının ulus devletlerin dışında bir dinsel merkeze bağlanması mı hedeflenmektedir?

Vatikan modeli tam da bu nedenle önemlidir.

Vatikan yalnızca bir ibadet merkezi değildir. Aynı zamanda uluslararası hukuk kişiliğine, diplomatik ilişkilere ve dünya çapında Katolikler üzerinde dinsel otorite iddiasına sahip bir merkezdir.

Benzer bir modelin Bektaşilik üzerinden kurulmasının uzun vadede yaratacağı siyasi sonuçları tartışmak zorundayız.

Türkiye'deki Alevi ve Bektaşilerin tarihsel, kültürel ve inançsal bağlarının Türkiye Cumhuriyeti'nin dışındaki ulus-üstü bir merkeze yönlendirilmesi girişimi, yalnızca bir inanç meselesi olarak görülemez.

Hele Batı'da yıllardır tartışılan, Ali'yi ve İslam'ı Aleviliğin dışına çıkarmaya çalışan bazı yaklaşımlarla birlikte düşünüldüğünde mesele daha da önem kazanmaktadır.

Ben bunu Atlantik sisteminin Alevilik üzerinde yürüttüğü müdahaleler açısından dikkatle izlenmesi gereken bir süreç olarak görüyorum.

Ancak mesele yalnızca Batı'dan gelen girişimlerden ibaret değil.

Türkiye'de başka bir model kuruluyor

Türkiye'de ise farklı yönden ilerleyen başka bir süreç var.

Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı oluşturuldu.

Milli Eğitim Bakanlığı cephesinde Alevi-Bektaşi inancının aktarılmasına ilişkin eğitim programları gündeme geldi. Halk eğitim merkezleri üzerinden eğitim modelleri oluşturuluyor.

Milli Eğitim Bakanı'nın Alevi ailelerin çocuklarına kendi inançlarını aktarmakta zorlandığı ve geleneksel inanç önderlerinin bu konuda yetersiz kaldığı yönündeki değerlendirmeleri de bu yaklaşımın gerekçelerinden biri olarak sunuluyor.

Burada çok temel bir soru ortaya çıkıyor:

Aleviliği Alevilere Hükümet mi öğretecek?

Bir inanç topluluğunun sorunlarını çözmek başka şeydir, o inanç topluluğunun kendi iç mekanizmalarının yerine hükümet tarafından oluşturulmuş mekanizmaları geçirmek başka şeydir.

Cemevlerinin hukuki statüsü, kamusal hizmetlerden yararlanması, ayrımcılığın ortadan kaldırılması elbette devletin sorumluluğundadır.

Fakat Aleviliğin ne olduğu, nasıl öğretileceği, dedenin nasıl yetişeceği ve Alevi toplumunun kimi temsilci kabul edeceği bürokratik kararlarla belirlenmeye başlanırsa başka bir tartışmanın içine gireriz.

Arnavutluk'taki model ile Türkiye'deki bu yaklaşım birbirinin karşısında mı konumlanıyor?

Olabilir.

Bir tarafta Alevi-Bektaşi dünyasını ulus-üstü bir dinsel merkeze bağlama arayışı, diğer tarafta Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde hükümet merkezli bir kurumsallaştırma çabası bulunabilir.

Ancak ikisinin de ortak bir sorunu var:

Alevi toplumu bu işin neresinde?

Bir başka sorun: Siyasette Aleviler

Buna son dönemde siyasal alanda yaşanan gelişmeleri de eklemek gerekiyor.

CHP'de yaşanan ayrışma ve Yeni Parti'nin ortaya çıkışından sonra özellikle Yeni Parti çevresinde Alevi toplumuna karşı belirgin bir mesafe oluştuğu yönünde ciddi gözlemler var.

Alevi kimliği bulunan bazı siyasetçilerin dahi Alevi kitle örgütleriyle aralarına mesafe koyduklarını görüyoruz.

Bu tabloyu da dikkatle izlemek gerekiyor.

Çünkü Alevileri yalnızca seçim dönemlerinde hatırlayan, ardından yönetim mekanizmalarının dışında bırakan bir siyaset anlayışı kabul edilemez.

Aleviler herhangi bir siyasi partinin tapulu seçmeni değildir.

Ama hiç kimsenin dışlayabileceği, yok sayabileceği veya siyasal temsil mekanizmalarının dışına itebileceği bir toplumsal kesim de değildir.

Bugün baktığımızda Aleviler farklı yönlerden gelen bir tazyikle karşı karşıyadır.

Bir tarafta Aleviliği ulus devletlerin dışındaki merkezlere bağlamaya çalışan uluslararası projeler...

Bir tarafta Aleviliği bürokratik mekanizmalar üzerinden yeniden tarif etmeye çalışan hükümet merkezli girişimler...

Diğer tarafta siyasal temsil alanında ortaya çıkan dışlayıcı eğilimler...

Peki Aleviler ne istiyor?

Aslında cevap çok basit.

Laiklik.

Alevilerin ihtiyacı yeni bir Vatikan değildir.

Alevilerin ihtiyacı hükümet tarafından tarif edilmiş yeni bir Alevilik de değildir.

Alevilerin ihtiyacı kendilerine yukarıdan kimlik biçen siyasal mekanizmalar hiç değildir.

İhtiyaç duyulan şey laikliktir.

Cumhuriyetin laiklik ilkesi eksiksiz uygulandığında mesele büyük ölçüde zaten çözülmektedir.

Devlet bütün inançlar karşısında eşit mesafede duracak.

Hiçbir inancı tarif etmeyecek.

Hiçbir inancın iç işleyişini düzenlemeye kalkmayacak.

İnsanların inançlarını özgürce yaşamalarının önündeki engelleri kaldıracak.

Ve yurttaşlık hukukunu esas alacak.

Aleviler de kendi kurumlarını, kendi inanç önderlerini, kendi kültürlerini ve kendi dayanışma mekanizmalarını özgürce yaşatacak.

Bu nedenle Alevi Kültür Dernekleri Bursa Şubesi kahvaltısının fotoğrafını önemsiyorum.

Çünkü orada herhangi bir büyük proje yok.

Diplomatik hesap yok.

Bürokratik mühendislik yok.

Uluslararası merkez arayışı yok.

Bir masa var.

O masanın etrafında yan yana oturan insanlar var.

Birlik var.

Dayanışma var.

Ve yaklaşık 50 öğrencinin eğitimine katkı sağlamak için çalışan bir imece kültürü var.

Aleviliğin Anadolu'daki gücü de zaten yüzyıllardır buradan geliyor.

Sofradan.

Paylaşmaktan.

Dayanışmadan.

Birlikten.

Cumhuriyet değerlerinden ve laiklikten.

Alevilere yeni merkezler arayanlar önce bu sofralara bakmalıdır.

Çünkü halkı olmayan projeler kâğıt üzerinde kurulabilir; makamları, binaları, bütçeleri olabilir.

Ama toplumsal karşılık başka bir şeydir.

Aleviler kendi tarihsel birikimleri, örgütleri ve dayanışma kültürleriyle yaşamaya devam ediyor.

Ve görünen o ki bütün müdahalelere karşı verilecek en güçlü cevap da yine aynı yerde duruyor:

Birlikte, laik Cumhuriyetin çatısı altında ve kendi iradesine sahip çıkarak