Bu satırları Bursa’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil eden bütün milletvekillerine açık mektup olarak yazıyorum.

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, TBMM Dışişleri Komisyonu’ndan geçti. Şimdi mesele Genel Kurul’un önüne gelecek.

Dolayısıyla önümüzde artık teorik bir dış politika tartışması değil, Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Batı Asya’da hangi cephede yer alacağını belirleyebilecek tarihî bir karar var.

Ben meseleyi en başından beri şu temel üzerinden değerlendiriyorum:

Türkiye’nin yönü bağımsızlıktır.

Türkiye ne Atlantik sisteminin ileri karakolu olmalıdır ne de başka devletlerin bölgesel hesaplarının askerî gücü.

Türkiye'nin çıkarı; komşularıyla savaşmakta değil, ABD ve İsrail'in bölgemizdeki saldırganlığına karşı kendi bağımsızlık cephesini oluşturmakta ve Batı Asya ülkeleriyle ortak güvenliğini sağlamaktadır.

Mekke Anlaşması’na da buradan bakmak zorundayız.

Anlaşmanın 2. maddesi, taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının bütün taraflara yapılmış sayılacağını düzenliyor. Askerî imkân ve kabiliyetler dâhil olmak üzere karşılıklı yardımı öngörüyor.

Dahası var.

5 Ekim’de Riyad’da yapılan toplantı sonrasında Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından yayımlanan ortak açıklamada, üzerinde mutabık kalınacak askerî kuvvet ve yeteneklerin Suudi Arabistan’a sağlanması ve hızla konuşlandırılması kararlaştırıldı.

Öyleyse meseleyi diplomatik ifadelerin arkasına saklamadan konuşalım.

Türkiye Suudi Arabistan’ı kime karşı savunacaktır?

Bugün Suudi Arabistan’ın bölgedeki temel askerî çatışması Yemen’ledir.

Yemen yıllardır kendi topraklarında savaşıyor.

Filistin, İsrail saldırganlığına karşı direniyor.

İran, ABD ve İsrail'in açık tehdidi altında.

Lübnan'ın, Suriye'nin önünde aynı tehdit bulunuyor.

Doğu Akdeniz’de ise ABD-İsrail-Yunanistan ekseni doğrudan Türkiye’nin karşısında mevzileniyor.

Böyle bir tabloda Türkiye'nin asıl dostları ve düşmanları konusunda hata yapma lüksü yoktur.

Sayın Bursa milletvekilleri,

Size çok açık bir soru soruyorum:

Türkiye'nin Yemen'le savaşmak gibi bir millî çıkarı var mıdır?

Yoktur.

İran'la karşı karşıya gelmek Türkiye'nin çıkarına mıdır?

Değildir.

Filistin direnişini zayıflatacak bir bölgesel denklemin içerisinde Türkiye'nin yeri olabilir mi?

Olamaz.

Öyleyse Suudi Arabistan’ın güvenliğini Türkiye’nin güvenliğiyle aynılaştıran bir askerî mekanizmanın bizi yarın hangi noktaya götürebileceğini bugünden sorgulamak zorundayız.

Mesele Suudi Arabistan düşmanlığı da değildir.

Türkiye elbette Suudi Arabistan'la ekonomik, diplomatik ve siyasi ilişkilerini geliştirmelidir.

Pakistan zaten Türkiye'nin dostudur.

Ancak devletler arasındaki dostluk başka şeydir, başka bir devletin bölgesel savaşlarını kendi savaşımız hâline getirmek başka şeydir.

Türkiye'nin ordusu Türkiye'yi savunmak içindir.

Türkiye'nin savunma sanayisi Türkiye'nin bağımsızlığı içindir.

Mehmetçik başka devletlerin tahtlarını, iktidarlarını veya bölgesel hesaplarını korumak için yetiştirilmiyor.

Tam tersine bugün Türkiye'nin yapması gereken, Batı Asya'da ABD ve İsrail'in müdahalelerine karşı bölge devletlerinin bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini esas alan büyük bir bölgesel işbirliğinin öncülüğünü yapmaktır.

İran'la, Irak'la, Suriye'yle, Filistin'le, Lübnan'la ve bölgenin diğer ülkeleriyle ortak güvenliği konuşması gereken Türkiye'nin, kendisini bu ülkelerin karşısına çıkarabilecek bir askerî mekanizmaya bağlanması tarihî bir yanlış olur.

Burada Tahran görüşmesine de değinmek gerekiyor.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan heyetinin İran'a gitmesi ilk bakışta olumlu görülebilir.

Nitekim görüşme kamuoyuna bölgesel gerilimi düşürme ve diyaloğu geliştirme çabası olarak sunuldu.

Ancak asıl ölçü söylenenler değil, kurulmakta olan askerî mekanizmanın fiilen kime karşı çalışacağıdır.

Eğer bu ittifak İran'ı kuşatacaksa, Yemen'i hedef alacaksa veya ABD-İsrail stratejisinin bölgesel ihtiyaçlarına hizmet edecekse Tahran'da verilen barış mesajlarının hiçbir anlamı kalmaz.

Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı yeni cepheler yaratmak değil, ABD ve İsrail'in bölgemizde yarattığı cepheleri dağıtmaktır.

Bir başka mesele daha var.

Pakistan Ordu Sözcüsü Korgeneral Ahmed Şerif Chaudhry'nin, anlaşmanın kamuoyuna açıklanmayacak savunma taahhütleri bulunduğuna ilişkin açıklaması son derece ciddidir.

Bu hükümlerin tamamı TBMM'nin önüne gelmelidir.

Milletvekili bilmediği bir askerî yükümlülüğe nasıl oy verebilir?

Türk milletinden gizlenen bir taahhüdün sorumluluğunu Gazi Meclis nasıl üstlenebilir?

Hele konu Mehmetçiğin nerede ve kimin karşısında savaşabileceğine kadar uzanıyorsa, bunun gizlisi saklısı olamaz.

Sayın Bursa Milletvekilleri,

Bu nedenle özellikle size sesleniyorum.

Sizler yalnızca partilerinizin milletvekilleri değilsiniz.

Bursa'nın milletvekillerisiniz.

Bu şehir Kurtuluş Savaşı'nın acısını da bilir, bağımsızlığın değerini de.

Bursa'nın evlatlarının yarın hangi cepheye gönderilebileceğine ilişkin bir karar önünüze geldiğinde parti disiplininden önce milletinize karşı sorumluluğunuzu düşünmek zorundasınız.

Çünkü mesele iktidar-muhalefet meselesi değildir.

Mesele sağ-sol meselesi değildir.

Mesele Türkiye'nin hangi cephede duracağı meselesidir.

Türkiye'nin cephesi açıktır:

Türkiye'nin cephesi, Türkiye'nin bağımsızlık cephesidir.

ABD'nin cephesi değildir.

İsrail'in cephesi değildir.

Suudi tahtının cephesi değildir.

Türkiye'nin güvenliği Washington'da veya Tel Aviv'de kurulan bölgesel denklemlerde değil; komşularıyla birlikte ABD ve İsrail müdahaleciliğine karşı oluşturacağı Batı Asya dayanışmasındadır.

Doğu Akdeniz'e bakın.

ABD'ye bakın.

İsrail'e bakın.

Yunanistan'la kurulan askerî ilişkilere bakın.

Türkiye'yi gerçekten tehdit eden kuvvetlerin nerede mevzilendiğini hepimiz görüyoruz.

Öyleyse şu soruyu sormak hakkımızdır:

Yarın Türkiye Doğu Akdeniz'de ABD-İsrail-Yunanistan cephesiyle karşı karşıya geldiğinde Suudi Arabistan Türkiye için asker gönderecek midir?

Eğer buna inanmıyorsak, Mehmetçiğin Suudi Arabistan'ın bölgesel hesapları için kullanılabileceği bir mekanizmaya neden onay verelim?

Bursa'nın milletvekilleri;

Genel Kurul'da oyunuzu kullanmadan önce anlaşmanın yalnız bugünkü diplomatik cümlelerini değil, yarın doğurabileceği askerî sonuçları düşünün.

Türkiye'yi Yemen'le karşı karşıya getirebilecek bir yükümlülüğe onay vermeyin.

Türkiye'yi İran'la karşı karşıya getirebilecek bir yükümlülüğe onay vermeyin.

Türkiye'yi Filistin'in karşısındaki cepheye düşürebilecek hiçbir mekanizmaya onay vermeyin.

Varsa gizli taahhütlerin açıklanmasını isteyin.

Ve Türkiye'nin ordusunun hangi şartlarda kullanılacağının Türk milletinden saklanmasına izin vermeyin.

Çünkü bugün vereceğiniz oy yalnız Mekke Anlaşması'na verilmiş bir oy olmayacaktır.

Türkiye'nin önümüzdeki dönemde hangi cephede yer alacağına ilişkin bir oy olacaktır.

Bursa'dan bir vatandaş olarak sizden istediğim çok açık:

Türkiye'yi başkalarının savaşına değil, kendi bağımsızlık mücadelesine bağlayın.

Mehmetçiği başka devletlerin çıkarlarının askeri yapmayın.

Ve Genel Kurul'da oyunuzu kullanmadan önce kendinize şu soruyu sorun:

Bu anlaşma Türkiye'yi ABD ve İsrail'in karşısında mı güçlendiriyor, yoksa onların bölgesel planlarının içine mi çekiyor?

Cevabınız ikincisiyse;

O oy RED olmalıdır.