Türkiye'de her şeye karşın sandık kültürü yerleşmiştir. Er ya da geç, kesintiler dahi olsa seçimler hep yapıldı. Sandık cumhuriyetten eskidir.

Özgür Özel'in partisi ısrarla erken seçim istiyor. Muhalefettir, istemeye hakkı vardır. Bilmem kaçıncı kez "önümüzdeki seçimi kazanacağız" propagandasını duyuyoruz. Hakkı vardır, kimse biz bu seçimi kaybedeceğiz diyerek sandığa gitmez. Matematik ortada olsa sandıktan ne çıkar hiç bilinmez, göreceğiz.

Bulundukları yerde seçim kazananlar da var, peki kim bunlar?

Türkiye'de 1990'lardan bu yana ABD karşıtı mücadelenin kümelendiği çeşitli milli karakterli gruplar oluştu. Ancak bu grupların ortaya çıkartan söz konusu iklimi oluşturan liderlik, net bir şekilde başarısız oldu.

Son seçimlerle birlikte mecliste temsil edilen partilerin sayısı oldukça arttı. Baraj tartışmaları bir yana bırakılırsa, yüz bin üyesi dahi olmayan partiler meclis kürsüsüne çıkabilir hale geldi. Sayılarının artması halkın temsil hakkını geliştirir.

Amerikan emperyalizmine karşı, AB üyeliğini istemeyen, FETÖ ve bugün devletin başına bela olan güdümlü gruplara uzun yıllar duruş sergilemiş gruplar ise meclisi dışında kaldı.

Son derece örgütsüz olmakla birlikte, temel siyasette hiçbir partide buluşamadılar. Ancak milli karakterli grupların lokal başarılar kazandığını görüyoruz. Bu da onların var olduğunu gösteren somut emaredir. Baro seçimlerinden sonra başka alanlarda da etkilerini göreceğiz. Hatta ticaret ve sanayi odalarının seçimlerinde de bu gruplar etkili olmuştur. Her ne kadar elle tutulup gözle görülmese de bu durum bir gerçektir.

Milletvekilleri yoktur, partileri yoktur. Ortak özellikleri olsa da liderlikleri yoktur. Bu gruplar bir iklim içerisinde oluştu. O iklimi oluşturan lider, ortaya çıkan tabanla düşmanlaşıp yalnızlaştı.

Türkiye Cumhuriyeti’ne sadakat duyan, kendini Atatürkçü, Türkçü veya Kemalist olarak ifade edenleri bugün partileri olmadığı için bir kavram ve isimle tarif etmek mümkün değil.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun son bir yıl içinde kaleme aldığı bazı makaleler, uluslararası siyasi konumlanış zaman zaman bu gruplarla paralellik gösteriyor.

Ancak milli bir siyaset isteyen bu gruplar, muhalefet partilerinde güçlerinin kaybolmaması için mevcut yöneticilerine tahammül etmektedir. "Yılların emeğini" kaybetmek istemeseler de her türlü yolsuzluk, cinsel skandal ve bin bir ahlaksızlığa lanet okuyarak içinde bulundukları güç dengesini korumaya çalışmaktalar. Ancak Baro seçimi gibi sinir uçlarına odaklandıklarında başarı kazanabilecekleri de ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD'nin Türkiye'ye karşı giderek saldırgan bir tutum aldığı şartlarda, bu grupların öne çıkan isimlerini partisine davet ederek siyasette yeni bir kapı açtı.

Genel olarak kendini Atatürkçü olarak ifade eden, Kıbrıs’tan vazgeçmeyen, NATO ve AB karşıtı, cumhuriyete isyan ettiği için Atatürk döneminde asılanlarla barışmayanlar siyasette yer buldu. Kimileri milletvekili, kimileri de devletin farklı yerlerinde görev aldı.

Böylelikle sebepleri ve niyetleri ne olursa olsun bu grupların sandık günü tercihleri daha önce olduğu gibi bölünmekle birlikte siyasete dahil olabilecekleri bir alan buldukları da görülmüştür.

Bilhassa meslekleri üzerinden örgütlenen ve ağırlıklı olarak muhalif tavır sergileyen gençler, hayallerini ve toplamdaki milli çıkarları iktidar içinde görebiliyor.

Özgür Özel'in, Dervişoğlu'nun ve Özdağ'ın partisinde yer bulmayacaklarına inanıyorlar. Çünkü bu partiler radikal bir tonda muhalefet etseler dahi, bu grupların temel itirazlarının kabul edilmeleri mümkün görülmüyor. Kemal Kılıçdaroğlu'nun CHP'si gelecekte bunu başarabilecek mi? Buna da bugün ihtimal veren yok.

Peki Cumhurbaşkanı Atatürkçülerin de belli ölçüde iktidara dahil olabildiği bu kapıyı biraz daha açacak mı?