Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü romanı, yalnızca bir bireyin ölüm sürecini değil, aynı zamanda modern insanın bilinçaltındaki korkuları ve bastırılmış arzularını da açığa çıkarır. Psikanalitik açıdan bakıldığında, İvan İlyiç’in hikâyesi bir “ölüm nevrozu”nun romanlaştırılmış halidir.

İvan İlyiç, yaşamı boyunca toplumsal normlara uyum sağlamış, kariyerini ve statüsünü merkeze almış bir figürdür. Freud’un “haz ilkesine” karşılık “gerçeklik ilkesine” boyun eğen bir kişilik sergiler. Ancak bu uyum, bastırılmış bir boşluk yaratır: kendi arzularını, duygularını ve ölüm korkusunu sürekli öteler. Hastalığıyla yüzleştiğinde bu bastırmalar geri döner; bedenin çöküşü, bilinçdışının çığlığına dönüşür.

İvan İlyiç’in hastalık süreci, Lacan’ın “ayna evresi”ni tersine çevirir. Çocuklukta benliğin bütünlüğünü kuran ayna, burada parçalanmış bir bedenin farkındalığına dönüşür. İvan İlyiç, kendi bedenini artık kontrol edemediğini gördükçe, benliğinin dağılmasına tanık olur. Bu, ölümün yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda öznel bir “benlik kaybı” olduğunu gösterir.

Psikanalitik açıdan en çarpıcı nokta, İvan İlyiç’in çevresindeki insanların ölümü görmezden gelişidir. Eşi, dostları ve meslektaşları, onun ölümünü bir “rahatsızlık” olarak algılar. Bu, toplumsal bilinçdışının ölümle kurduğu savunma mekanizmasını yansıtır: ölümü konuşmamak, yok saymak. İvan İlyiç ise bu maskelerin ardında mutlak yalnızlığa sürüklenir. Yalnızlık, ölüm nevrozunun en keskin yüzüdür.
Kabullenme ve Yeniden Doğuş

Romanın sonunda İvan İlyiç, ölümün kaçınılmazlığını kabullenir. Bu kabulleniş, Freud’un “ölüm dürtüsü” (Thanatos) ile “yaşam dürtüsü” (Eros) arasındaki çatışmanın çözülmesidir. Ölüm, artık korkulacak bir düşman değil, acının son bulduğu bir geçiştir. Psikanalitik açıdan bu an, bastırılmış korkuların çözülmesi ve bilinçdışının dinginleşmesi anlamına gelir.

Tolstoy’un eseri, ölümün yalnızca biyolojik bir son değil, bilinçdışının en derin çatışmalarının açığa çıktığı bir süreç olduğunu gösterir. İvan İlyiç’in çöküşü, modern insanın ölüm karşısındaki nevrotik kaçışlarını ve bastırmalarını gözler önüne serer. Psikanaliz bize şunu hatırlatır: Ölümle yüzleşmek, aslında yaşamın hakikatini kabullenmektir….