Kahramanmaraş’ta cereyan eden katliam yakın tarihimizin en büyük travmalarından biri olarak toplum hayatı üzerinde belirli sonuçlar doğuracaktır. Bununla beraber, siyasal kültürümüzün en marazlı taraflarından birini bu vahim olayla beraber tekrar tecrübe ediyoruz. Tartışma yeniden dindarlık-sekülerlik, laik eğitim – dini eğitim eksenine sıkışıyor. Türk siyaseti ne zaman bu kültürel davalar üzerinden tartışmaya başlasa, taraflar sonuna kadar keskinleşir ve bir süre sonra bırakalım birlikte çözüm aramayı, her kesim bir diğerinin tam hilafına söylem geliştirerek, en hassas konularda bile toplumsal sorumlulukla olaylara yaklaşamadığımızı kanıtlar.
Kanımca bu olayın, eğitimin laik ya da seküler yapısıyla hiçbir ilgisi yok. Bu tip olayların yaşandığı ülkelere baktığımızda, bu tartışmanın bizi bir yere götürmeyeceği açık. Sorunu iki saik üzerinden tartışmamız gerektiğini düşünüyorum.
Birincisi, toplumun üretimden kopuşunun neticesi olarak kolektif sorumluluğun yerini, tüketim dünyalarında bir türlü tatmin edilemeyen bencilliğin alması ve kentlerde lümpenleşmenin yükselişidir. Dikkat edilirse, sanayi toplumlarında bu tip vakalara pek rastlanmaz. Üretim, mahiyeti itibariyle kolektiftir; disiplin, işbirliği ve uyum şarttır. Bu alt yapıya uygun olarak da ulus ve sınıf gibi kolektif kimlikler üzerinden toplum belirli bir dünya görüşü ve ahlaki çerçevede tanımlanır. Üretimden kopuş kolektif zihniyetin parçalanmasını, bunun yerine herkesin statü savaşına girdiği fakat bunu tek başına yapmak zorunda olduğu tüketim dünyasında tamamen bencil bir karakterin doğuşunu sağladı. Herkesten farklı olmak ve bunu tüketim süreçlerinde kanıtlamak statünün belirleyicisi haline geldi. Böylece herkes önce rakip, bir süre sonra düşman olmaya başladı. Geleneksel dünyada her topluluğun renk, desen ve malzeme üzerinden giyim kuşamda ortaklaşırdı. Şimdi en büyük toplumsal korkulardan biri, başkasıyla aynı ortamda aynı kıyafeti giymiş olmak. Âlemde zevki veren “çeşitlilik” bizi bir varlığın içindeki zenginlik olarak tanımlardı. Sonra “farklılık” kavramı üretildi, siyasete de “farklılıkların bir aradalığı” söylemi üzerinden politik-kültüralistler tarafından pazarlandı. Oysaki “fark” doğrudan ayrıma tekabül eder, onun bir aradalığı olmaz, olsa bile vahdeti sağlamaz; geçici-kırılgan birlikler oluşur.
Türkiye, Özal’ın ekonomi devrimiyle beraber neoliberalizmin tahakkümüne girmeye başladı. Ülke, bu program dâhilinde yıllar içinde üretimi geri plana attı. Toplumsal dayanışmayı, paylaşmayı, gönüldaşlığı sağlayacak zemin böylece çöktü. Bencilliği yücelten yüzlerce kişisel gelişim kitapları ve anlatılarıyla süreç pekiştirildi. Yabancılaşma yalnızlaşma içinde keskinleşti ve kişi tüm bağlarından sıyrıldığı için kendisini besleyecek değerlerden soyutlandı, böylece çürümeye başladı.
Bu ekonomik dönüşümün bir diğer önemli sonucu, kişilerin okuyarak bir yerlere gelme, sınıf atlama, ebeveynlerinden daha iyi bir hayat yaşama şanslarının yitirilmesidir. Mafya-finans ekonomisi, reel üretimi baskılamış, böylece sanayi toplumlarında şekillenmiş okul ve onun müfredatını boşa çıkarmıştır. Üniversiteyi bitiren gençlerin çoğunu, birkaç yıl iş bulmak için beyhude çabalar neticesinde yaşayacağı travmalar bekliyor. Daha sonra ise büyük yedek işgücü havuzunun varlığı karşısında, her an işini kaybetme tehlikesiyle tedirgin, sosyal ve ekonomik hakları tırpanlanmış, bir ev almak için 250 sene çalışması gereken işlerde mutsuz bir şekilde ömür tüketecek biri olmak dışında beklentiler neredeyse kalmamıştır. Oysaki ekonominin karanlık tarafında dolaşanlar ya da sanal ortamlarda her türlü insani değerden vazgeçerek metalaşanlar, statülerin verildiği tüketim dünyasına çok hızlı giriş yapabilmektedir. Bu noktadan sonra okulun-eğitimin dönüştürücü etkisinden söz etmek artık mümkün değildir. İster laik, ister dini olsun, eğitim-öğretimin içi boşalmıştır.
Bununla beraber, ailenin geleneksel bir kurum olduğunu hatırlamakta fayda var. Her geleneksel kurum, geleneksel otorite ilişkilerine yaslanır. Bu ilişkileri üreten maddi ve manevi yapılar çöktüğünde, var olan artık aile değil, daha ziyade bir arada yaşamaya mecbur ve mahkûm kalmış kişilerin zoraki beraberliğidir. Aile içindeki rol dağılımı tamamen bozulmuş, süngüsü düşmüş baba, evin en çok azarlanan kişisine dönüşürken, eskinin pederşahî toplumu, veledşahî bir sisteme yerini bırakmıştır. Çocuklar, bilhassa anneler için birer statü göstergesine dönüştürülmüş; bencillik ve rekabetin kamçılayıcı olduğu bu süreçte, sevgi ve vicdana dair ne varsa sönümlenmeye başlamıştır. Dikkat edin, Çin bir milyar dört yüz milyon insanın yaşadığı bir ülke. Böyle olaylar görmezsiniz. Ülke dünyanın en büyük üretici gücüdür ve Konfüçyüsçü değerler ailenin yapısında özenle korunur. Konfüçyüsçülüğe karşı yapılan tüm kampanyalar, siyasal sonuçlarını kesinleştirdikten sonra, Çin siyasal elitleri tarafından tekrar gündeme alınmış, binlerce yılın birikimini tamamen göz ardı etmek yerine, Marksizim-milliyetçilik-Konfüçyüsçülük üçlüsüne dayanarak toplum güçlendirilmiştir. Bu nedenle mesele sekülerlik-dindarlık tartışmasının çok ötesindedir. Türkiye üreten, yeniden toplum olmanın bilincinde, aileyi koruyan bir ülke olma rotasına girmedikçe, sorunlarını çözemez.