Avrupa’da geçirdiğim süre boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri, şehirlerin neredeyse baştan sona yeşile gömülmüş olmasıydı. Sokaklarda çöp görmek neredeyse imkânsızdı; yalnızca göçmen ve sığınmacıların yoğun yaşadığı bazı mahalle aralarında küçük izlere rastlanıyordu. Hollanda ve Belçika’da yerlilerin yaşadığı bölgelerde ise tam anlamıyla bir temizlik kültürü hâkimdi.

Şehirlerin içinde yer alan devasa parklar, insanı ilk adımda başka bir dünyaya taşıyor. Bu parklara girdiğinizde yeşilin bütün tonlarıyla karşılaşıyor, doğanın kendine özgü sesleriyle adeta bir sessizlik şölenine davet ediliyorsunuz. Ağaçlandırma yapay değil; doğa ne vermişse onu korumuşlar. İnsanların doğaya saygı duymayı öğrendiği, doğayla birlikte yaşamanın bir kültüre dönüştüğü çok açık.

Hollanda’da bisiklet fiyatlarının Türkiye’deki birçok araba fiyatıyla yarışması ilk başta şaşırtıcı geliyor. Ancak ülkenin neredeyse tamamının bisiklet yollarıyla örülü olduğunu görünce, bu durumun aslında bir yaşam biçimi olduğunu anlıyorsunuz. Yaş fark etmeksizin herkes bisiklete biniyor. Parklarda koşan insanların çokluğu ise sanki ülkede sürekli bir koşu festivali düzenleniyormuş hissi veriyor. Beden sağlığına gösterilen özen, birlikte yaşlanan çiftlerin hâlâ dimdik ayakta oluşu… İçimden “Bizde bu yaştaki insanlar çoktan toprağa karışmış olurdu” demeden geçemedim. Uzun ömrün sırrı aslında çok açık: beslenme kalitesi, hareketli yaşam, bisiklet ve park kültürü.

Şehir içinde dikkat çeken bir diğer unsur da sessizlik. İnsanlar birbirlerinin huzurunu bozmamak için olağanüstü bir özen gösteriyor. Eğer belediyeden aylık abonmanlı bir park yeri almamışsanız, arabanızı rastgele bir yere park edemiyorsunuz. Boş bulduğunuz yer sizin değil; bu kadar net. İstanbul gibi büyük şehirler için bu uygulama, araç sahipliğinin bir bedeli olduğunu hatırlatan iyi bir çözüm olabilir.

Toplu taşımanın neredeyse tamamı elektrikli ve konforlu. Bu hem nüfus yoğunluğuyla hem de insanların bisikleti tercih etmesiyle ilgili. Kaldırımlara yerleştirilen büyük saksılardaki çiçekler, belediyeciliğin nasıl yapılması gerektiğine dair sessiz bir ders veriyor. Trafik düzeni ise neredeyse kusursuz. Kavşaklarda, ışıklarda kimse kimsenin yolunu kesmiyor; bekleme, korna, tartışma yok. Toplu yaşam kuralları o kadar iyi çizilmiş ki, siz de bu kurallara uymak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Şehirlerinin içlerine gereksiz reklam panoları, bilboardlar, raketler koymamışlar. Siyasetçilerin ya da partilerin resimlerine, reklamlarına rastlamadım. İsraf neredeyse yok denecek kadar az olduğunu fark ettim. Geri dönüşüm sistemi mükemmele yakın diyebilirim.

Belediyelerin farklı meyve ağaçları diktiğini ve halkın olgunlaşan meyveleri ücretsiz şekilde topladığını görmek ayrıca etkileyiciydi. Sokak köpeklerine rastlamadım; kediler de çok azdı. Buna karşılık kanallarda ördek, martı ve diğer su kuşları bolca var. Sokaklarda güvercinler ve çeşitli kuş türleri her yerde. Ağaçlarda binlerce papağan türü dolaşıyor. Kısacası gördüğüm manzara, doğadan intikam almaya çalışan bir insan topluluğu değil; evlerini, yollarını ve yaşam biçimlerini doğaya uygun şekilde kurmuş, birlikte yaşamayı öğrenmiş medeni toplumlardı.
