1980 Askeri Darbesi, olağan siyasal koşullarda uygulanması çok zor olan 24 Ocak Kararları’nın asker sopasıyla uygulamaya konulmasını sağladı. Projenin başına, Nakşî İskenderpaşa Dergâhı müritlerinden, İTÜ mezunu ve 1952’de Texas’a eğitim için gönderilen, 24 Ocak Kararları’nın mimarı ve eski Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal vardı. Türk sağı açısından bu dergâh ve İTÜ’nün özel bir önemi vardır. Erbakan Hoca ve Milli Nizam Partisi’ni kuranlar da bu dergâhın müntesipleriydi. Fakat Özal ile aralarındaki en büyük fark, Erbakan Hoca’nın Alman ekolüne yakın, ağır sanayi hamleleriyle üretim ekonomisini savunan, Batı ile mesafeli pozisyonuydu. Özal ise İslamcı-sağ siyasal akım içinde Amerikancı, neo-liberal, üretimden ziyade finans-hizmetler sektörüne yaslanan tüketim ekonomisinin ve kültürünün temsilcisiydi.
Türkiye’de neo-liberal dönüşüm, bir yandan köşe dönmecilik adı verilen, emeği küçümseyen, zenginleşmeyi kaynağına bakmaksızın yücelten ve tüketimi statü unsuru haline getiren bir kültürü Türk-İslam senteziyle uyumlandırarak hayata geçiriyordu. Türk ve İslam tarihinin, bu dönüşüme direnebilecek tarihsel direnç merkezlerinin de içi boşaltılıyordu. Mevlevî semâ’ ayinin turistik bir performansa dönüşmesi Özal’ın girişimleriyle başladı. Türkiye dönüşüyordu; devletin içi boşalıyor ve çürüyordu, kolay para kazanma yolları süratle üretilip tüketiliyor, para ve kambiyo işlemleri hızlıca ve kontrolsüzce serbestleştirilerek Türkiye dolar üzerinden spekülatif mali operasyonlara teslim ediliyordu. Toplumsal sorumluluk ve özgürlük anlayışı yerini toplumun belirli bir kesimi için bencilliğe bir diğer kesimi için ise cemaatlerin inanç-para-siyaset üçgenine bırakıyordu. Özal iktidarı, sağı veya soluyla Türkiye’de Kemalizm’in iktidarın merkezinde bulunduğu dönemden tamamen farklıydı. Özal o güne kadarki hâkim paradigmanın dışındaydı fakat devlet böyle bir dönüşümü hemen içselleştiremezdi. O yüzden Kenan Evren Atatürkçülüğü de bu dönemde Özalizm ile uyumlu olarak üretiliyordu. Bu ikisi bir arada olabiliyordu, neticede Özal, Erbakan değildi, Amerikan tüketim dünyasını, magazini, Red Kit’i ve bilumum liberal değeri, demokratik olmama koşuluyla severdi. Nitekim 1987’de siyasal yasakların kaldırılmasına karşı Mustafa Taşar’a giydirdiği “no,no,no” yazan tişörtle meydanlara çıkmış, Demirel karşısındaki ilk yenilgisini almıştı.
Süleyman Demirel, darbenin ardından geleneksel merkez sağı toparlamak için harekete geçti. Disiplinli ve kararlı bir şekilde mücadele ettiler. CHP’lilerin en büyük sorunu ise Ecevit’in bir türlü Demirel’in sağda oynadığı rolü üstlenmemesiydi. Ecevit ısrarla CHP’den kalan bakiyeye öncülük etme tekliflerini reddediyordu. Ecevit, ülkede demokratik siyasal sistem ve adalet sisteminin kendi normali içinde sürdürülmesinde titizdi. Fakat parti içi demokrasiden hiç hazzetmez ve CHP’de daha sonra meşhur hale gelen ve nihayetinde günümüzde pik yapan Kurultay tartışma-skandallarını başlatan kişiydi. 1972’de göreve geldiği gibi Rahşan Hanım ile beraber, Parti’nin geleneksel teamüllerinin dışına çıkmaya başlamış, Ali Topuz’a yaptırdığı hokus pokuslarla Kurultayların içeriğini saptırmıştı. Yine de CHP içinde Ecevit’in bu uygulamalarına direnen önemli bir kitle söz konusuydu. Bilhassa gençlik kolları kararlı tutum alırdı. İdeolojilerin ayakta olduğu, insanların hakikat davaları uğruna siyaset yaptığı bir dönemde, henüz makam-para ilişkileri üzerinden gençler ayakçı gibi kullanılmıyordu. Fakat Ecevit’in açtığı bu yol CHP kültüründe çatlaklara neden olmuştu, ileride bu çatlaklar derinleşecek ve bilhassa 1999’dan sonra Parti geleneklerini yok edecekti. Tabi Ecevit’in açtığı bu yol, Parti’de ideolojik kanatların değil hiziplerin oluşumuna da neden oldu. Atatürk ve İnönü döneminde, siyasal-ideolojik tutum üzerinden şekillenen Parti içi mücadele yerini; gizli koridorlarda, delege hesapları ve ayak oyunlarıyla sürdürülen hizip çatışmalarına bırakmıştı. Deniz Baykal’ın “hizipçi” unvanı bu dönemin ürünüdür.
Ecevit’in kafasında 1980 sonrasında CHP bagajından kurtulup, kendisinin siyasi, Rahşan Hanım’ın örgüt şefi olacağı bir Parti kurma düşüncesi vardı fakat bunu açık etmemeye çalışıyordu. CHP’liler SODEP’i (Sosyal Demokrasi Partisi), siyasal alanın dışında kalmamak için kurmuş fakat 1983 seçimlerine girmesine izin verilmemişti. Askerilerin gözünde CHP’nin sosyal yönü törpülenmeli, bürokratik seçkinci-devlet partisi olarak yoluna devam etmeliydi. Bütün hayatını bürokratik kariyerle geçirmiş, İsmet İnönü’nün sevdiği kişilerden ve 1980-1983 döneminde Başbakanlık Müsteşarı olan Necdet Calp’in Halkçı Parti’si (HP) askerler tarafından “makbul” bulunmuştu. Calp her şeye rağmen Kemalist Devrim mirasının bir parçasıydı. Nitekim Özal’ın TRT Seçim Özel Programı’nda Boğaziçi Köprüsü’nü (15 Temmuz Şehitler Köprüsü) satacaklarını söylemesi üzerine “sattırtmayız” diyerek masaya vuruşu bu mirasın parçası oluşundandı. 1980’li yılların başı itibariyle CHP’nin Kemalist Devrim ile bağı görece güçlüydü. Özallı yıllar ve 1991 sonrası dünya ve Türkiye’de yaşananlar CHP’yi yeniden biçimlendirdi.
3 Kasım 1985’te Aydın Güven Gürkan’ın (Halkçı Parti Genel Başkanıydı) liderliğinde SODEP ve HP, Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) adıyla birleşti. 14 Kasım 1985’te ise CHP’nin son lideri Bülent Ecevit Demokratik Sol Parti’yi (DSP) kurdu. Bu durum eski CHP kitlesi için travmatikti. Merkez sağın lideri Demirel “bir bilen” iken Ecevit “bir bölen” olmuştu. SHP’liler, Ecevit’in tarihsel ağırlığını dengeleyebilecek bir lider arayışına girdiler. 1972’de Kurultay’ı İnönü kaybetmişti, şimdi tarihsel bir geri dönüş vardı, İnönü ismi tekrar göreve çağırılmıştı, fakat bu sefer siyasete gönülsüz, adeta ittirilerek Genel Başkanlık’a mecbur kalan bir İnönü, Erdal Bey 1986’da SHP Genel Başkanı olmuştu. Ecevit adının tarihsel ağırlığının karşısında SHP, İnönü adının tarihsel ağırlığıyla çıkıyordu.
Erdal Bey, babasının sert, otoriter, hırslı, kurnaz ve ihtiyatlı kişiliğini yansıtmıyordu. Batılı manada bir sosyal demokrattı. Espritüel, sakin, mütevazı bir kişiydi. SHP’de ise Deniz Baykal başta olmak üzere, kendisini lider olarak gören, o kumaşa uygun olduğunu düşünen birçok isim vardı. Erdal Bey, lider olmaya çalışmayarak aslında farklı kliklerin bir arada var olmasını, Partinin bölünmemesini sağlıyordu. Yine de hırslı Baykal’ı zapt etmek çok mümkün gözükmüyordu. 1980 öncesinde Ecevit’in CHP kültüründe neden olduğu tahribat, Baykal eliyle ağırlaşıyordu. Ecevit ise kendi için bir konfor alanı yaratmış, siyasal kavgalardan uzakta iktidar mücadelesini daha rahat vereceğine inanıyordu.
Özal’ın Türkiye’yi her manada dönüştüren hamlelerine SHP’nin klik mücadelelerine sahne olan yapısı eşlik etmekteydi. Klikler, İnönü dönemindeki gibi siyasal-ideolojik ayrımlar üzerinden değil “Baykalcılık” gibi lider merkezli oluşmaya başlamış ve ileride CHP’nin tekrar kuruluşu sonrasındaki kodlarına da bu sorunlar işlemişti.
Devam edeceğiz.