1980’lerin son yıllarında Özal iktidarının ekonomide yarattığı tahribat yüksek enflasyon olarak hissedilmeye başlanmış, geçim sıkıntısının orta sınıfa aksetmesiyle birlikte ANAP iktidarının sonu gözükmüştü. SHP “limon gibi sıkılmaya hayır” diyerek, toplumun en büyük sorunu üzerinden siyasetini kurmuştu. PKK’nın terör eylemleri neticesinde siyasal alanda kimlik tartışmaları güçlenmesine rağmen, sol partiler bütün toplumu ilgilendiren sorunları siyasetlerinin merkezinde tutmaya devam ediyordu. Birkaç yıl içinde bu durum tersine dönecek ve sol siyaset politik kültüralizm anaforuna kapılacaktı.

1989 yerel seçimlerini SHP %28,7 ile kazandı. Ülkede büyük bir iyimserlik havası esmeye başlamıştı. Henüz, yerel seçimlerde birinci çıkan muhalefet partilerinin, topyekûn iktidar saldırısına uğramadığı bir dönemdi. SHP büyük bir şans yakalamıştı. DSP ise %9,1 ile beşinci partiydi.

ANAP iktidarının siyaseti ve toplumu yozlaştıran yılları SHP’yi de etkiledi. Ülkede yolsuzluk, rüşvet, iltimas v.s. Osmanlı döneminden beri var olagelmiştir. Fakat organize suç biçimine bürünmesi ANAP’lı yıllarla, neo-liberal dönüşüm ve yurttaş kimliğinin örselenmesiyle gerçekleşti. SHP’li belediyelerin İSKİ başta olmak üzere karıştığı skandallar, sol siyasetin güvenilirliği ve temizliği imajına darbe vurdu. Partilerin belediyeler üzerinde denetim ve kontrol mekanizmalarını kurmasının önemi ortaya çıkmıştı. Maalesef SHP-CHP geleneği bunu hiçbir zaman sağlayamadı.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ideolojilere veda etme zamanı gelmişti. Bireysel çıkar, toplumsal çıkarın yerini aldı, siyaset kamusal mahiyetini yitirmeye başlayarak, kişilerin kazanç ve iktidar devşirdikleri bir yatırım alanı haline gelmeye başladı. Yıllar içinde bu durum pekişti. Nasıl ki yüksek kâr beklentisiyle yatırım için belirli bir sermaye konması gerekiyorsa, siyasette de yıllar içinde kişisel güç için konan sermayenin kendisini katlaması için her yol mubah göründü. Partilerde klikler bile çoğu zaman siyasal-ideolojik tercihlerle değil, çıkar grupları olarak kendisini göstermeye başladı. Bilhassa 2010’lu yıllarda bu durum CHP’de bir kültüre dönüştü.

1991 Genel Seçimlerine doğru SHP büyük beklentiler içindeydi. Yerel seçimlerdeki başarının tekrarlanacağı düşünülüyordu. Devlet ise aynı yıl, Kürt sorununun çözümü açısından ilk defa ciddi bir planla hareket ediyordu. Bir kısmı zamanında SHP içinde bulunmuş Kürt siyasetçiler, Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurmuştu. Devlet kararıyla, İnönü’ye yapılan baskı neticesinde SHP ve HEP seçimlere beraber girmiş, neticesi SHP için büyük kayıp olmuştu. 1991 seçimlerinde SHP %20,75 ile ancak üçüncü sıradaydı, üstelik Meclis açıldığında Leyla Zana’nın başını çektiği HEP’lilerin Kürtçe yemin ısrarı ve akabinde çıkan olaylar SHP’ye büyük zarar verdi. HEP’liler SHP’den ihraç edilse de faturası halk tarafından SHP’ye kesildi. Bu olay, etnik temelli siyasal hareketlerle SHP-CHP çizgisinin ittifakından veya böyle bir algının oluşmasından her zaman CHP’nin zararlı çıktığı olgusunu ilk kez ortaya koymuştu. Yerel seçimlerde belirli kentlerde işe yarayabilen bu ittifak biçimi ne zaman genel seçimde aksetse CHP aleyhine sonuçlar doğurmuştur.

1991’de DYP ile koalisyon hükümeti kuran SHP son derece etkisiz kaldı. Dünyada neo liberalizm ve post modernizm fırtınası esiyordu. Kamucu-halkçı tüm düşünceler “dinozorluk” ile suçlanıyordu. Tüm dünyada sol gerilemekteydi. SHP bu şartlar altında olayların akışına teslim olmuş bir görüntü veriyordu.

1992 Haziran’ında, darbenin kapattığı siyasi partilerin yeniden açılmasına imkân veren yasa değişikliği yapıldığında, CHP’nin yeniden açılarak tüm SHP ve DSP’yi bünyesinde birleştirme beklentisi doğmuştu. SHP’nin merkezi bu konuda hevessizdi, CHP’nin açılması ve birleşme, parti içinde güç dengelerini değiştirebilirdi. Bülent Ecevit ise bu dönemde tam beş kez ziyaret edilmiş, Partinin başına geçmesi istenmiş, her seferinde şiddetle reddetmişti. Bu koşullarda önemli bir kısmı 1980 öncesi CHP’nin gençlik kolları başkan ve yöneticilerinden oluşan grup çok zor koşullar altında CHP’yi yeniden kurmaya çalıştı ve son Kongresinin delegelerinin %15’inden ancak imza alabildi. SHP ve DSP’nin destek olmadığı koşullarda, gerçek anlamda bir avuç insan, adeta üstlerinde başlarında ne varsa dökerek, partiyi tekrar kurmanın maddi koşullarını sağlamaya çalıştı. Erol Tuncer bu dönemde sürecin başındaydı, henüz Deniz Baykal ve ekibinin hiçbir katkısı yoktu. Partinin kuruluşu başarılınca Deniz Baykal, CHP’nin tüm diğer sol için çekim merkezi olacağını düşünerek SHP’den ayrıldı ve CHP’ye katıldı. 9 Eylül 1992’de, büyük zahmetlerle Parti’yi tekrar kuranlar Erol Tuncer’i desteklemelerine rağmen, kitlesel gücüyle Deniz Baykal duruma hâkim oldu ve Genel Başkan seçildi.

CHP’yi yeniden kuranlar ve Baykal’ın ortaklaştığı konular da vardı. HEP ile ittifakı yanlış bulmuşlar, SHP’de etkin olmayan başlayan hemşericilik ve mezhepçiliğe tutum almışlardı. CHP de solun içinde bulunduğu ideolojik-programatik sorunları yaşıyordu ama üniter yapının korunması ve laiklik başlıklarında daha tavizsizdi. DSP ise 1980 öncesi ortanın solu politikalarını savunmaya ve milliyetçi bir çizgide durmaya devam ediyordu. Fakat bu yıllarda DSP, CHP’nin dindar kitlelerle arasındaki kopukluğu gidermek için uyumlu gördüğü cemaatlere karşı yumuşak bir tutum içine girmişti. Bu koşullarda girilen 1994 seçimleri tam bir yıkımdı. Murat Karayalçın’ın liderliğinde SHP %13,6, DSP %8,8, CHP % 4,6 oy almıştı. Refah Partisi’nin birinci çıktığı bu seçimde İstanbul’da kazanan Recep Tayyip Erdoğan’dı.

Sol siyasetteki parçalanmışlık, seçim mağlubiyetinin en büyük nedeni olarak görüldü ve tek bir çatıda toplanmak için çalışmalar tekrar başladı. 1995’e gelindiğinde SHP ve CHP birleşme kararı almış, Ecevit’in inadı ise kırılamamıştı.

Bu dönemin muhasebesi, günümüzde CHP’nin karşılaştığı sorunları anlamak için çok önemlidir. Solun ideolojik bunalımı ve Özallı yılların etkisi, siyaseti kamusal bir amaç ve vazifeden ziyade bireysel güç için yapılan profesyonel bir uğraşa dönüştürmüştü. Sol siyasal yapılar, ekonomiyi tamamen sağa terk ediyor, kültürel meselelerin alanına hapsoluyordu. Etniklik ve dinsellik gibi kimlik temelli siyasetler sol içine sızmış, siyasal-ideolojik mücadelenin yerinin çeşitli etnik veya dinsel yapılara yaslanarak güç devşirme yöntemi almıştı. Bütün bunların sonucu sol için, programsızlık, sağa teslimiyet, bireyciliğin yükselişi ve kimlik temelli siyasetin hâkimiyetiydi. SHP-CHP çizgisi sonraki otuz yılda bu marazlardan kurtulmayı başaramadı.

Devam edeceğiz…