Evet, kaybettik ama bu kaybediş beklentiler üzerine elde etmeyi umduğumuz menfaatlerimizin yitirilmesi değildir! Günlük yaşamın, çıkar hesapları içinde, anlık tatminlik uğruna kendimizi kaybettik.

Develerin, çölde çok sevdiği bir diken vardır. Deve dikeni denilir. Deve, bu dikeni yedikçe diken dudaklarına, diline batar da ağzı kanar. Kendi kanının tadıyla, dikenin tadı birbirine karışınca, devenin daha da çok hoşuna gider. Kanadıkça yer, yedikçe kanar ve bağımlısı olur. Bu durum en sonunda devenin kan kaybından ölmesine kadar devam eder. İşte, bunun adı Harese’dir ve Hırs kelimesi buradan gelir.

Hırs, kişinin günlük tatminlik bağımlılığından kaynaklı, maddi, gelip geçici olan, gerçekte ihtiyacı olmayan şeylere duyduğu, aşırı istek içerdiği hâlini ifade eder ve hırs, insanı gözü olup görmeyen, kulağı olup duymayan, kalbi olup fikretmeyen, aklı olup akletmeyen, algıları kapalı, insanlığı ölü bir duruma sokar.

Sadece maddiyata dayalı yaşam algısı içinde, günü kurtarma çabasıyla, insan oluşumuzdan gelen insanî özelliklerimizi, yarınlar yokmuşçasına, insan olduğumuz gereksizmişçesine, kendimizi var etmeye çalıştığımız, yalan ama dayatılan sahte bir hayatın içine dâhil olma arzusuyla, ölünce dünyada kalacak eşyaya, paraya, makama, maddiyata yöneltip, kaybettik!

Benliğimizi, kişiliğimizi, erdemlerimizi, karakterimizi, kültürümüzü, dilimizi, kaybettik! Artık, kendimize ait bir duruşumuz yok! Erkeklerimizde asalet ve adamlık, kadınlarımızda o zarif ve yapıcı anlayış kalmadı. Çıkarlarımız uğruna, öyle gerekiyor zannıyla, önemsizleştirerek yok saydığımız için kaybettik ve en kötüsü kabullendik! Şimdi denilebilir ki, benim bir duruşum, kişiliğim var. Tabi ki vardır! Dikkat çekmeye çalıştığım durum, gerçekten varsa bunu korumalı ve geliştirmeliyiz. Ama, var zannettiğimiz bize sunulan köleliğin makyajlanmış hali mi değil mi? İşte bakmamız gereken yer tam olarak burası. Ya, kişilik ve dik duruş dediğimiz şey mevcudu kabullenmiş halimizse!

Ahlakı, adaleti, merhameti, vicdanı, dürüstlüğü, elden tutmayı, yardım etmeyi kaybettik! Üç kuruş para uğruna elimizden geldiğince, becerebildiğimizce, özel bir yetenek zannederek dolandıran, kandıran, haksızlık yapan, aldatan, yalan söyleyenler haline dönüşerek kaybettik! Güce, makama, mevkiye, kişisel beklentilerimizin karşılanması uğruna tapar hale gelerek, kalbimizi kaybettik. Bizler, ne zaman bu hâle geldik?

Yaşamın, hayatın, canlılığın içinde asıl değerli olanları, sunulan sahteliklere değişerek, gerçek güzelliği kaybettik! Dünyaya, insanlara, doğaya, canlı ve cansız tüm o muazzam aklın, iradenin, bilginin ve kudretin yarattıklarına olan sorumluğumuzu kaybetmenin yanında, kendi gözlerimizle canlı canlı bakmayı kaybettik de hepsine küçük bir ekrandan bakanlar haline geldik!

Bizler, bugünden yarınlarımızı kaybettik! Hayatı, hayatın akışını, varlığın anlamını, içini bizi biz yapan asıl değerlerden boşalttığımız için, “Ben” deyişimizin getirdiği var olmanın mutluğunu, huzurunu, olgunluğunu kaybettik! Ne mutlu ki, kaybettiğimizi fark ettik. Köprüden önceki son çıkışı kaçırmadan, yalanlarımızı atıp, doğrularımızı bıraktığımız yere dönüp, kaybettiğimizle kucaklaşabiliriz hala!