Farsça ’da güzel bir deyim vardır: “Men çi gûyem, tanbûrem çi gûyed?. Türkçesi, “ben ne söylüyorum, tamburam ne çalıyor?”.
1 Temmuz’da CHP Bursa İl Binası’ndan ayrılarak Fomara’da yeni irtibat bürosunu açmak için toplanan kalabalığa Ahmet Keskin hitap ederken aklıma bu deyim geldi.
Keskin, anti-emperyalist mücadeleye sürekli vurgu yaparken; Özel geçtiğimiz günlerde Newsweek’te, dün de Financial Times’da “biz ABD’nin, NATO’nun en iyi müttefikiyiz, Erdoğan yarın konjonktür değişir gider Pekin’le anlaşır. Biz zinhar sizin kapınızdan ayrılmayız” diyerek emperyalizme bağlılık ve hizmet sözleri veriyor, meşruiyet talep ediyordu.
Keskin, mücadelelerinin sermaye düzenine karşı işçilerin, emekçilerin, halkın davası olduğunu söylerken; Özel, Koç grubunun yıldönümü kutlamasına ağzı kulaklarında poz veriyordu. Ekonomik programı ise en çok sosyal liberal olarak adlandırılabilecek kadar sermayeden yanaydı.
Keskin sol jargona abandıkça; Özel cephesinden yeni partinin sol değil “merkez parti” olacağı bilgileri sızdırılıyordu. Aslında yola bir hareket olarak devam edebilir, üyeyi CHP’den çekmeyebilirlerdi. Mademki Kemal Bey’in Parti içindeki desteği yüzde 1 civarı, ufukta erken seçim de yok, öyleyse yeni parti acelesi neden diye sorulabilirdi ki cevap gelmiş oldu. CHP’nin tarihsel yükünden kurtularak, ANAP veya daha seküler temelde 2002 model AK Parti benzeri bir partiyle yola devam etmek istedikleri belli. Çünkü Türk siyasetinde bu iddiada yalnız iki parti oldu, biri dört eğilimi birleştirme derdinde ANAP, diğeri kurulurken sol, liberal, muhafazakâr, İslamcı, merkez sağcı, bilumum cemaat desteğini arkasına alan AK Parti. Evet, CHP’ye yapılan operasyon ve kayyum kararında iktidarın dahlinden şüphe eden yok. Fakat buna karşı cephe alarak, yeni bir siyasi yol açmak isteyenlerin iktidar partisinin kuruluş günlerine benzemeye çalışmasına ne demek lazım? Bu planın işe yaramayacağını ayrı bir yazıda tartışacağım.
Parti binası önünde toplanan kitleye en makul konuşmayı Özgür Şahin yaptı. Kemal Bey’e yönelik olarak “biz seni demokrat dede kabul ediyorduk, değilmişsin” vurgusunu öne çıkardı. Evet, mesele bu. Özel grubunun seçme ve seçilme hakkını önceleyen asgari demokratik hakları savunmaktan başka, sistem dışında bir programı yok. Bu da günümüz için az şey sayılmayabilir. Bu manada Özel ve arkadaşları da demokrasiyi savunan herkes için potansiyel müttefiktir. Ali Babacan gibi mesela. Fakat Ali Bey’in hakkını teslim edelim ki Özel’e göre çok daha birikimli.
Dün hem açıklamaları dinlemek hem de asgari demokratik hakları savunmak için oradaydım. Bunun dışında Özel ve arkadaşlarıyla siyasal-ideolojik hiçbir ortak yönüm yok. Kafamdan, olmayan bir anti-emperyalist, sermaye düzenine karşı, devrimci bir parti hayal edip bunu jargon edinecek değilim. Özel ve arkadaşlarına başarılar dilerken, onlara karşı mücadele veren bir dost ve asgari demokratik ilkelerde müttefik olacağım.
Büyük Hata: Mücadele Otoriterler ile Demokratlar Arasında mı?
Özel grubunun mücadelesinin merkezine yerleştiği çelişki bu şekilde ifade ediliyor. Oysa bu durum ne Türkiye ne de dünya gerçekliğine uymuyor.
Bu ayrım, küresel finans sermayesinin siyasal temsilcisi ABD Demokrat Parti’si tarafından ilk olarak dillendirildi. Çünkü otoriter olarak adlandırılan ülkeler, üretim ve ticarette piyasa ekonomisini benimsemekle birlikte, finansal işlemlerde devlet kontrolünü sürdürmekte ya da Batı ile ekonomik ve siyasal düzlemde stratejik çatışmalar içinde bulunmaktaydılar. Kimdi bu ülkeler; Rusya, Çin, İran, Maduro Venezuellası, Küba, K. Kore vs.
Otoriter Rusya’ya karşı, Ukro-Nazi Zelenskiy ve Azov faşist çetelerini savaşa sürdüler. Otoriter İran’a, bütün uluslararası hukuku çiğneyerek iki kez saldırdılar. Soykırım suçlusu İsrail ise demokratik cephedeydi ve onun suçlarına ortak oldular. Venezuela’da otoriter yönetime, devlet başkanını eşkıya gibi kaçırarak son verip, petrolüne çöktüler. Küba’ya uyguladıkları insanlık dışı ambargoyu tam bir ablukaya çevirerek, ülkeye demokrasi getirmek için müdahale zemini oluşturmaya başladılar. Çin’e direk diş geçiremiyorlar ama bu yapılanların çoğu onu durdurmak için. Dünyada otoriter-demokrat ayrımı, finans başta olmak üzere küresel sermayenin saldırganlığına meşruiyet kazandırmak için ortaya atılan bir söylem.
Türkiye’de esas mesele otoriterizm değil, kurumsal çöküş neticesinde keyfi yönetim uygulamasıdır. Bir rejim otoriter olabilir ama kanun devletidir, ülkede adalet kanun temelinde herkes için mutlak olarak uygulanır. Kurumlar kanunla belirlenmiş yetki çerçevelerinin dışına çıkmaz ve idarede liyakati esas alan meritokratik sistem uygulanır. Çin tam anlamıyla böyledir. Rusya’nın da güçlü bir meritokrasiye dayalı kanun devleti olmadığı söylenemez. Meseleyi demokrasi-otoriterizm çelişkisinde görenler, küresel merkezlere sizin uluslararası söyleminizi ve perspektifinizi paylaşıyoruz demektedir. Özel’in Newsweek ve Financial Times’da “hizmete hazır olduğunu” ısrarla beyan etmesi saptamamızın bir niyet okuması olmadığını yeterince göstermektedir.