Madde ve zamanın tecelli ettiği andan kıyamete kadar, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerde, Kerbelâ Vakası’ndan daha mühim bir olay yaşanmamıştır, yaşanmayacaktır. Bütün âlemler çökse, kâinatta maddeye dair hiçbir şey kalmasa, o meydanda dökülen Masum’un bir katre kanı yanında paha olmaz.

Kerbelâ Vakası’nın yalnız zahirî değil, bâtınî veçheleriyle ilgili, haber aldığı kadar malûmatı olan bir kişi, bu sözden hiçbir şüphe duymaz. Fakat bir köşe yazısında, genel okuyucuya açılabilecek bir mesele olmadığı için, yalnız konunun zahirî kısmıyla ilgili yapılan hatalara değinmekle yetineceğim.

Bu hataların bir kısmı meselenin bâtınî veçhesini bilmemekten kaynaklanmaktadır. Niyetleri iyidir, mertçe, adalet üzere bir söz ederler. “Her yer Kerbelâ, her gün Aşurâ” gibi zalime karşı Huseyince bir duruş ortaya koymak maksadıyla söylenen bu söz gibi. Ne bir yer Kerbelâ’ya ne bir zaman Aşurâ’ya benzetilebilir. Şimdilik bir işaret olarak bunu vurgulamak yeterlidir.

Bir kısım hatalar da var ki bunlar, Kerbelâ Vakası’nda yaşananları unutturmak ve kafa karışıklığı yaratmak için haince ve garazkârane bir şekilde üretilmiştir. Zamanla bu yalanlar, halk için birer geleneğe dönüşmüş, böylece hakikat ile halk arasındaki bağ zayıflamıştır. Bunlar en tehlikeli olanlarıdır. Bir de Kerbelâ Vakası’na çok ehemmiyet veren fakat zahirî ulema kaynaklı taassup neticesinde, başka yerlerde kendi halleriyle matem tutan insanların adetlerini eleştiren kimseler mevcuttur. Bunların tavrı elbette haince değildir ama kabadır ve kusurludur.

10 Muharrem, Kerbelâ Vakası ve Aşure Merâsimi hakkında yapılan hataların daha net anlaşılması için soru-cevap tekniğiyle tartışmayı yürüteceğim.

10 Muharrem’de bu üzücü vaka yaşanmış fakat Nuh’un Gemisi’nin karaya oturması, Hz. Yunus’un balığın karnından kurtulması, Hz. Yakup’un Hz. Yusuf’a kavuşması gibi hayırlı birçok olay da yine bugünde yaşanmıştır. Neden sadece matem ayı kavramını kullanıyorsunuz?

Kerbelâ Vakası’ndan başka, diğer olayların 10 Muharrem’de yaşandığı iddiası, bu olayı unutturmak ve kafa karışıklığı yaratmak için Emevîler tarafından uydurulmuş, daha sonra da onların yolunu takip edenler tarafından söylenegelmiştir. Bir defa, bahsi geçen diğer olayların bırakalım hangi günde olduğunu hangi ayda, yılda hatta kimisinde hangi asırda gerçekleştiği dahi bilinmezken, 10 Muharrem’de gerçekleştiği nasıl söylenebilir? Hangi akıl ve izan sahibi böyle bir iddiayı kabul eder ve delil getirebilir. Hayır, 10 Muharrem Kerbelâ Vakası’na tahsis edilmiş, müminler için en büyük matem, bütün insanlar için ise benzeri olmayan bir zulüm günüdür.

Efendim, dinimizde matem diye bir şey zinhar yoktur, bunlar bi’dat değil mi?

Bunu deme cüretinde bulunanlar belli ki Hz. Peygamber’e din öğretmeye kalkan kendini bilmezleri takip ediyorlar. Oysaki Hz. Hamza şehit edildiğinde, Medinelilerin normal hayatlarına devam ettiğini gören Efendimiz gücenmişler ve “Amcamın matemini tutacak kimse yok mudur?” buyurmuşlardır. Her Cuma, Hz. Hamza’nın kabr-i şeriflerini gözyaşlarıyla ziyaret etmişler daha sonra Hz. Fatıma bu sünneti devam ettirmiştir. Yine Cenâb-ı Peygamber, Hz. Fatıma’ya “Hz. Huseyn’in şehadetini bildirdiklerinde”, Hz. Fatıma, mübarek gözyaşları süzülürken, “Huseynimin matemini kim tutar?” diye sormuşlar, Efendimiz “kıyamete kadar ancak mümin olanlar Huseynin matemini tutacaklardır” buyurmuşlardır. Hz. Yakup, hem de oğlu Hz. Yusuf’un ölmediğini bilmesine rağmen yıllarca matemini tutmuş, gözleri ağlamaktan kurumuştur. Peygamber Efendimizin bütün ümmete bıraktığı emanet, gözünün nuru, evlâdı Hz. Huseyn; çocukları, ailesi ve ashabıyla, bir damla su esirgenerek alçakça, vahşice katledilecek ve bu nedenle gözyaşı döken, matem tutan müminlere, matem yok denecek, Hayret!!!

Kabul ediyoruz, acı bir olay yaşanmış ama Allah’ın izni olmasa vuku bulmazdı. Şimdi bu acı olayı hatırlayarak birbirimize düşmemek doğru olmaz mı?

Pes! Bunu diyenin kendi evladının başına kötü bir iş gelse, kendisini mahveder, canilerin peşini bırakmaz, belki katil olur. Fakat Hz. Muhammed’in evlâdı olunca ne kolay değil mi bu sözleri etmek. Hani Peygamberiniz size nefsinizden de mallarınızdan da evlatlarınızdan da evlâydı? Tarihte bir tane olay var mı ki bir dine mensup insanlar o dini müjdeleyen kişinin evlatlarına kıysın?

Kur’an bütün Müslümanlara “Ehl-i Beyte meveddeti (aşkın şiddetli hali)” emir buyuruyor (Şura-23). Efendimizin ise onlarca sözü ve net emirleri var bu hususta. Buna rağmen alelade bir meseleden bahseder gibi bu konu hakkında tutum almak, dinin temeli olan adalete, ayrıca vicdana, insafa sığmadığı gibi hükme de karşı gelmektir.

Efendim, Allah’ın izni olmasaymış olmazmış. Oysaki Allah, kişiyi asla zulme davet etmez; iyiliği, adaleti emreder. Bunu diyenler neredeyse suçu Allah’a atacaklar. Bu dünyada her şey zıddıyla kaimdir. Ehl-i Beyt’in teşrifi âlemler için öyle bir nur oldu ki bu nurun karşıtı zulüm de en şedit şekilde zuhur etti. Ayrıca bu teşrif öyle bir cereyandır ki, maddi âlem bu teşrifin ağırlığına dayanamaz çökerdi. Bu manevi kuvvet, maddi varlığı silmemek için bir Büyük Kurban ister. Bu mesele çok hassastır, bu kadar söz yeter. Yalnız kader, irade ve izin meseleleri son derece nazik konular olduğu için, nadan kimseler bu sözlerle kandırılabilmektedir. Mesele hakikatiyle arz olursa, kişilerin bildiklerini zannettiği birçok şey çöker.

Efendim, 1400 küsür yıl evvel yaşanmış bir iktidar mücadelesini bugüne taşımanın bir manası mı var?

Ehl-i Beyt hiçbir zaman iktidar gibi dünyevi meselelerin peşinde koşmamıştır. Her cemiyet layık olduğu biçimde yönetilir buyurur Efendimiz. Ehl-i Beyt izharını ilan etmiş ve insanlara bir lütuf olarak insanca yaşamalarını teklif buyurmuşlardır. Beşeriyet ise, küçük çıkarlar peşinde koşmuş, kimisi de cehaletinden aldatılmış ve dünya saltanatı arzulayanların yanında yer almışlardır. Hz. Hasan’ın yanında kaç kişi vardı da “Efendim niye savaşmadı Muaviye ile” denilmektedir? Hadi, hakkı savunalım savaşalım buyurdular, kimse destek vermedi. Ehh madem layığınızı buldunuz dedi Hz. İmam ve çekildi. Hz. Hasan’a niye çekildin diye kızanlar, Hz. Huseyn’e iktidar için neden savaştın diyor?

Oysaki Hz. Huseyn ağabeyinin şehadetinden sonra evine çekildi. Fakat Yezid (lanetullah aleyh.), Hz. Huseyn’i beyat vermesi için sürekli zorladı. Hz. Huseyn’in, Yezid gibi birine beyatı mümkün mü? Eğer Hz. Huseyn can kaygusu için beyat etse, geride ne kalırdı İslam ve adalet adına? Bu sebeple defaatle Yezid’e, “bizi bırakın, İslam olmayan memleketlere gidelim” teklifinde bulundu hatta o zamanlar Müslüman beldesi olmayan Türkistan’a gitmeyi dahi teklif ettiler. Fakat Yezid, Hz. Huseyn’e beyat ettiremezse, İslam’ın belini kıramayacağını, ne kadar zulmetse de o mübarek yolu takip edenlerin bulunacağını biliyordu. Bunu yapmak için de Mekke ve Medine’ye saldırabilir, büyük katliamlara girişebilirdi. Hz. Huseyn hiçbir şey yapmasa, bu sefer katliamlara göz yummakla suçlanacaktı. Kufe ahalisinin çağrısını kabul etmesinin bir nedeni de budur. Kufelilerin ihanet edeceğini biliyor, söylüyor ve kendisiyle yola çıkanların önemli bir kısmına da bu akıbeti anlatıp, ayrılmalarına destur veriyordu. Keza, Kerbela Vakası’ndan sonra Yezid, Mekke’de büyük katliam yaptırdı ve Kâbe’yi mancınıklarla epey yıktırdı. Hz. Huseyn’in şehadetinden sonra İslam’ın zahirî ve bâtınî gerçek sahibi olan İmam Mehdi’ye kadar zuhur eden Hz. Huseyn’in soyundan gelen pak imamların hiçbiri siyasete girmemiş, iktidar mücadelesi vermemiştir. Hz. Huseyn’in akıbeti bilmesine rağmen Kerbelâ yürüyüşü, hak ile batılı birbirinden net bir şekilde ayırmasını sağlamış ve Muhammedîlik az bir zümreyle temsil edilse bile varlığını sürdürmüştür.

Ayrıca değil 1400 sene 14000 sene geçse ne olur? Hak davası zaman aşımına mı uğrar?

Madem matem tutuyorsunuz, aşure bir tatlıdır. Matemde tatlı yenir mi? Hz. Huseyn’in şehadet haberi Şam’a geldiğinde Yezid aşure adı verilen tatlılar dağıtmıştır?

Evvela belirtelim ki “aşure” matemde dağıtılmaz. Matem, Muharrem’in 1 ve 12’si arasındadır. Aşure 12 Muharrem’den sonra dağıtılır (kimileri 10 Muharrem’den sonra dağıtmaya başlar). Bizim coğrafyamızda gönlü kırık, gözü yaşlı Kerbelâ matemi tutan hiç kimse bu zaman zarfında tatlı almaz, yemez. Evet, Yezid kutlamalar yapmış tatlılar dağıtmıştır. Fakat bunlar, günümüzdeki aşure ile hiçbir alakası olmayan tatlılardır. Aşurenin bugünkü şeklini alması daha ziyade İstanbul tekkelerinin zevkiyle olmuştur.

Meselenin aslı şudur: Hz. Huseyn’in Kerbelâ’daki ailesi ve ashabından geriye kalan tek erkek İmam Zeyn’elâbidin (Ali el-Evsat) Hazretleri, Şam’daki zindandan çıkıp Medine’ye teşrif buyurduklarında, başsağlığı için gelenlere bir aş hazırlatmak istemiştir. Fakat elde aş yapacak kadar malzeme kalmadığından, kırbalarda ne varsa; buğday, nohut, fasulye v.s. bir araya getirilmiş ve bir çorba hazırlanmıştır.

Daha sonra

dergâhlarda 12 Muharrem’den sonra, onların varisi olan şeyh efendilere taziyeye gelen insanlara da ikramlarda bulunulmuştur. “Mademki gelenler Hz. Huseyn aşkına geliyorlar öyleyse en güzelini hazırlayalım” gayreti içine girilmiş ve günümüzdeki aşure halini almıştır. Üstelik aşure, kimi tekkelerde farklı usullerde hazırlanmaya da devam etmiştir. Kişi sevdiği için en iyisini yapmak ister, tekkeler de adeta bunu bir izhar-ı aşk meselesi haline getirmiş, en güzelini yapmak için say-u gayret etmişlerdir.

Efendim görüyoruz bazı yerlerde insanlar zincir vuruyor, kılıçlarla kendisini kesiyor, göğüslerini dövüyorlar. Bu çağda böyle görüntüler hoş mu?

Eğer hoş olmayan görüntüler bahsine girersek, bu çağ ve bu çağda yaşayanlarla neyi mukayese edebiliriz? Efendim, 10 Muharrem’de tekkelerde matem merasimi için toplanmış kişiler içinde bir ahhh çekip teslim-i can eden o kadar çok kişi var ki. Derd-i Huseyn ile feryat eden âşıklara ne yapıyorsunuz denir mi? Yüzlerce yıldır, bu matemde kime zarar verilmiş, kim bir şeye zorlanmış? Gözyaşlı gönlü kırık milyonlarca insan, kendilerince, kültürleri ve gelenekleri üzerinden bu matemi yaşıyorlar. Sine dövmek bu topraklarda en kadim matem ritüeli değil mi? Ehh şimdi bilim adamları, orada timüs bezine vurmanın ne kadar faydalı olduğunu v.s. anlatıyorlar. Mühim değil, gönül-ü virânesinde kırılacak dökülecek bir şeyi kalmamış ki zaten aşığın.

Her meselede hürriyeti savunanlar; kimseye zararı olmadan “ahh o kervanda bende olaydım keşke, o acının bir cüz’üyle biz de kavrulalım ki bizde vücuttan, varlıktan eser kalmasın” diyerek zincir vuran, zarb eden insanları kınıyorlar.

Dünyada her coğrafyada insanlar kendince matem tutuyor, en güzeli de bunun şarta bağlanmaması değil mi? Fakat esas mucizeyi kaçırıyorsunuz. Dünyada başka hangi olay veya kişi için, her yıl milyonlarca insan gözyaşı döker, meydanlara dolar, aç-susuz-siyahlara bürünerek günler geçirir, kendi meşrebince matemdâr olma şerefini yaşar. Hz. Muhammed’in sözü haktır, kıyamete kadar müminler Hz. Huseyn’in matemini, aşk mezhebinin gereği olarak meşreplerince tutacaklardır.

Daha yanıtlanması gereken onlarca hata var ama bu kadarıyla yetinmek bir köşe yazısı için kâfi. Yazımı Osman Şems Hazretlerinin, Mersiye-i Cenâb-ı Seyyidü’ş-Şüheda’sından iki kıt’a ile tamamlıyorum.

Bugün mâh-ı Muharrem vakt-i matemdir safâ olmaz

Fürûg-i dîde-i giryân gamdan rûşenâ olmaz

Gönül âyînesinde gerd-i matemden cilâ olmaz

Derûn içre hüzünden gayri suret rû-nümâ olmaz

Muhibb-i Âl ü Evlâd olmayanlar mübtelâ olmaz

Dedi ben bu kazâ-yı Kerbelâ’da eylerem seyrân

Düşüb atş âtesşine çün Halîl-i Hazret-i Rahmân

Egerçi vasfınız makbuldür indimde ey yârân

Velî bu derd içün bir kimseden etmem taleb-i dermân

Fedâîler yolunda Hakk’a dahi ilticâ olmaz