Zen Budizminin kullandığı alegorilerden biridir: şaşkın insan, bina çökerken kapısını tutmaya çalışarak evini kurtarabileceğini sanır. Türkiye’de siyasetçilerin ve televizyon yorumcularının şevkle NATO’yu övgülere boğan açıklamalarını dinlerken bu alegori aklıma geldi. Maalesef Türkler, binlerce yıllık ordu ve imparatorluk birikimlerinin yanında, son iki yüz yılda, Batı karşısında büyük bir aşağılık kompleks duyarak, onun tarafından onaylanmayı, övülmeyi ve planlarına dahil edilmeyi ahmakça sevinerek karşılayan bir olumsuz tutum geliştirdi.

Sözü uzatmadan ifade edeyim, Ankara zirvesinin görüntüdeki şaşaası kimseyi aldatmasın, NATO 3.0 yeni bir dönemin adı değil, sadece NATO’nun 1991 sonraki şekillenişinin iflasını anlatıyor. ABD’nin İspanya ve İtalya’ya öfke kustuğu, hatta İspanya ile ticareti bile kesebileceğini söylediği, Danimarka’dan yüzsüzce Grönland’ı istemeye devam edip, sadece Akdeniz’i değil, Nordik ve Germenic Avrupa’yı da tehdit ettiği bir dönemde NATO 3.0 v.s. ancak bir temennidir. Üstelik Almanya ve Fransa’da olağan siyasal düzenin marjındaki güçlerin iktidara gelme ihtimalinin her geçen gün güçlenmesi, bütünleşik Atlantik İttifakı’nın bir başka büyük problemidir.

İngiltere’nin başını çektiği Avrupalı güçlerin, Rusya’yı birincil hedef olarak gören stratejilerini, NATO’nun Ankara Zirvesi sonuç bildirgesine yazdırdığını görüyoruz. Böylece Trump’ın iktidara gelişiyle birlikte Rusya ile anlaşmaya meyilli ABD politikasının sürdürülemeyeceği ortada. Buna karşın Avrupa’nın hiç istemediği şekilde İran’ın da hedefe konduğu gözükmekte. Böylece bildirgede bir Atlantik dengesi sağlanmıştır. Yalnız bu denge, NATO 3.0 için yeterli olamaz. Keza bu geçici bir uzlaşıdır. Rusya ve İran’ın aynı anda NATO’nun hedefine konması, Rus-Çin ittifakını pekiştirir. Böyle bir ittifak karşısında en zararlı çıkacak olan şüphesiz Avrupa ülkeleridir.

Türkiye’de siyasal iktidarın, NATO’nun artık merkezindeyiz derken kastettiği, Almanya merkezli Avrupa’nın kenara alınması ve ABD-Doğu Avrupa-Türkiye merkezli bir NATO yapılanmasına girildiğini söylemektir. Türkiye tercihini net olarak ABD’den yana yapmıştır. Böylece ABD, Türkiye’yi Avrasya’ya karşı bir duvar ve gerektiğinde koçbaşı olarak konumlandırırken, ittifakın tümünü entegre savunma sistemi üzerinden ABD’ye mahkum etme arayışındadır.

Türkiye, özellikle son 15 yılda, milli savunma sanayisini geliştirmek için önemli adımlar attı. Bunda Atlantik’in Türkiye’yi dışlayan, düşman yaptırımları uygulayan siyasetleri belirleyici oldu. Şimdi Türkiye, bütün bu zor günlerin milletçe fedakârlığının üstlendiği ve olumlu neticelerinin alınmaya başlandığı bir zamanda tekrar başa dönüyor. F-35 alımından tutalım da NATO silahlarının entegre biçimde üretilmesi kararı, Türkiye’nin savunmasını dönülmez bir şekilde dışa bağlayacağı gibi, ekonomik açıdan bir kara delik yaratılmasına neden olacak. NATO’da merkez ülke olmakla, yerli ve millik bir arada olmuyor tabi.

Siyasal iktidarın buradan iki beklentisi var. Birincisi, yaptırımların kalkması ve Türkiye’nin entegre savunma sistemine dahil edilmesi, ülkeye yeniden sıcak para akışını başlatacaktır. Neticede Türkiye’nin ABD ekonomisinin can damarı haline gelen savunma sanayisinin müşterisi olması için müsrif bir tüketici kılınması şarttır. Elbette akacak olan sıcak paranın bir kısmı, on yıldan fazla bir süredir ekonomik sorunlarla beli bükülen halka, bilhassa seçim dönemine doğru akıtılmaya başlanacaktır. Ekonomide yaşanan bu yalancı bahar havası seçimlerin kazanılması için kritiktir.

Diğer yandan ABD, Türkiye gibi sıcak savaş coğrafyasında bulunan müttefiklerinde demokrasi istemiyor. 1 Mart Tezkeresi’nde Türkiye’nin demokrasisi, Meclis’teki ezici iktidar gücüne karşı, ABD’nin işgal planına dur demişti. ABD bu olaydan gerekli dersleri çıkardı. Bu nedenle, göstermelik mırın kırınlar dışında, iktidar muhalefeti ezerken, ABD’nin bundan memnuniyetsiz olacağını düşünmek saçmalıktır. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel’in bu durumu saptaması, gelecekleri açısından son derece mühimdir. Newsweeklerde, Financial Timeslarda verilen mesajlarla kendilerini ve partilerini kurtaramazlar. Hatta stratejik olarak Avrupa tercihinde bulunmaları daha büyük hatadır. Kendi içinde bölünmüş, ABD ile ihtilaflı, ekonomisi durgun, Almanya’da Afd’nin durdurulamadığı, Fransa’da Le Pen’in seçime girmesinin önünün açıldığı koşullarda Avrupa kartına oynamak baştan kaybetmektir. Muhalefet, atıldığı kayyum kuyusundan kafasını kaldırıp, Türkiye’nin gerçek sorunlarına çözümleri hep beraber tartışmalıdır.