Geçenlerde bir hikâye okudum ve çok anlamlı geldi. Size günümüz üzerinden uyarlayayım.

Hali vakti yerinde, yardım etmekten mutluluk duyan bir kişi, ihtiyaç sahibi birisine her ay on bin lira vermeye başlamış. Adamın hoşuna gitmiş. Aylar yılları kovalarken yardım eden kişi gün gelip bu sefer sadece beş bin lira vermiş. Adam bakmış zarfta beş bin lira var, biraz canı sıkılmış, öfkelenmiş adamın arkasından. Biraz daha zaman geçtikten sonra kişi adamın yanına gelip, “Kusuruma bakma artık sana yardım edemeyeceğim” dediğinde, “Neden?” diye sormuş adam. Kişi, “Benim iki çocuğum var ve onlar okula gitmeye başladılar” diye cevap verince, “Çocuklarını benim paramla mı okutuyorsun?” demiş adam.

Nankörlük tam olarak budur!

Nankörlük, yapılan iyiliğin karşılığını teşekkür ederek, şükran duyarak, elimizden geldiğince karşılığını vermemenin yanında şikâyet etmek, beğenmemektir. İnsan, elindekinin değerini kaybettiğinde anlıyorsa henüz insan olamamıştır. Elindekinin değerini elindeyken anlayıp şükrünü yapabilendir insan ama çiğlik dediğimiz, cahilce yaşamak bizi insanlıktan çıkartır. Oysa elimizde, hiç mecbur olmadığı halde bize her an iyilikler yapan, nimetler sunan, ikramlarda bulunan küllî iradenin sundukları var.

Nimet, ekmek midir? Para mı, mal mı, makam mı, ev, araba, yazlık, kışlık mı? Nedir nimet? Hayatın devam edişi, yaşamın kendisi, bir aile, çocuklar, eş, anne ve baba, devlet, toplum, kültür, ata, doğa, cemadat, nebadat ve mahlûkat, soluduğumuz hava ve soluyabiliyor olmak nimet değil mi? Sağlıklı olmak, gözün görmesi, kulağın işitmesi, dilin söylemesi, aklın fikretmesi, kalbin sevmesi, elin tutması, ayağın yürümesi, organlarımızın çalışması, bedenimizin eksiksiz olması nimet değil mi? Çok güzel bir söz vardır!

Şikâyet ettiğin şey bir başkasının hayali olabilir.

Biz de diyoruz ki, “Cehennem sandığın başkasının cennetidir. Cennete mi şikâyet ediyorsun?”

Anlamalıyız ki, gelip geçici yaşamın içinde hiç de önemi olmayanlara değerinden fazla anlam yüklediğimiz için kaçırdığımız akıp giden hayat içinde bildiklerimiz ne kadar doğru, yorumlarımız ne kadar gerçek? Sıradanlaştırdığımız ve içeriğine cahil kaldığımız şeyler o kadar önemli ki, göremiyoruz.

Görmeyi gözden, duymayı, kulaktan, söylemeyi dilden, fikretmeyi beyinden, sevmeyi kalpten, tutmayı elden, yürümeyi ayaktan zannediyoruz. Ne acı! Oysa ne görmek gözden ne duymak kulaktan ne de sevmek kalp denilen organdandır. Tüm uzuvlar bu işlemler için sadece araçtır. “Ben” dediğin kendin bedenden mi ibaretsin? Sen beden değil beden giydirilen “Ruhsun” ve günlük yaşamın içinde sadece bedenini doyurduğun için ruhun aç ve bitap kalmakta. Gören göz değil ruhtur. İşiten, seven, söyleyen de öyle ve ruh nankörlükle zayıflarken teşekkür etmeyle, şükretmeyle, imanla beslenerek güçlenir de seni gerçekte insan yapar.

Yaratan olmadan hiçbir şey olamayacağına göre, insan her nimeti O’ndan bilip şükretmeli ve kalbinde hissetmelidir.