“Bu başlık da nereden çıktı ?” diyebilirsiniz. İki lafın arasında “ecdad” lafını diline dolayan arkadaşlara “eğitim amaçlı” bazı bilgiler vermek amacıyla bu başlığı tercih ettim. Öncelikle “ecdad” sözcüğünün anlamını verelim ki, amacımız hâsıl olsun. Ecdad, Arapça kökenli olup "cedd" (dede, ata) kelimesinin çoğulu olarak atalar, dedeler, soy ve geçmiş nesiller anlamına gelir.
Selçuklular’ın ecdadımız kategorisine girdiği konusunda bir sorun olmadığı varsayımıyla Nizamülmülk’ün başucu eseri “Siyasetname” eserinden bazı alıntılar yapmak istiyorum. Bu arada ecdadıdını çok sevenlere bahsi geçen şahsın kim olduğu hususunda zaten bildikleri (!) kişi hakkında özet bilgi vermek istiyorum.
Asıl adı Ebu Ali Kıvamuddin (Giyasuddevle, Şemsü’l- Mille) Hasan bin Ali bin İshak et-Tûsi olan büyük Selçuklu Veziri Nizamü’l-Mülk, 21 Zilkade 408’de (10 Nisan 1018), Horasan’ın eski kültür merkezlerinden Tûs şehrine bağlı Nukan kasabasında doğmuştur.

Önce Çağrı Bey’in sonra da Tuğrul Bey’in yanında çalışmıştır. Alpaslan tahta geçtikten sonra da vezir olmuştur. Alpaslan’ın ölümünden sonra 18 yaşında tahta geçen Melikşah zamanında son derece etkin bir duruma gelmiştir…
Doğal olarak, yaşadığı dönemin aydınlarından olan Nizamülmülk devlet yönetimi konusunda uzunca süre Osmanlılar’a da rol model olmuştur.
Gelelim şimdiye… Uzmanlık alanım gereği, özellikle sanayicilerden ve küçük esnaflardan gelen vergi ile ilgili yakınmalara muhatap oluyorum. Adaletsiz ve ölçüsüz vergi sistemine dayalı uygulamaların işyerlerinin kapanmasına yol açacağı, işsizliğin artacağı ve buna bağlı sorunları tetikleyeceğinden dem vuruyorlar. Büyük ölçüde hak verdiğim bu durum karşısında ecdadını sevenlere Nizamülmülk’ün konu hakkındaki yazdıklarını aktarma ihtiyacı duydum. (Mehmet Şimşek’in ve ilgili diğer abilerin de okuması tavsiye olunur)
Siyasetname’nin “Vergi Tahsildarları, Onların Atanmaları ve Vezirlerin Hallerine Vakıf Olunmasına Dair” başlıklı üçüncü fasılı aynen şöyle
“Görevlerini icra eden memurlara Allah’ın kullarına kibar davranmaları, aldıkları haraç ve öşürü nezaketle istemeleri, mahsullerini toplamadıkları sürece onlardan mal talep etmemeleri gerektiği salık verilmelidir. Çünkü tahsildarlar vaktinden evvel mal isterler ise reaya elindekini yarı fiyatına satmak zorunda kalır; zahmete sokulur. Bu durumda o işten zarar eden halk perişan ve avare olur. Ve dahi, raiyyetten öküz ve tohuma muhtaç olacak kadar fakr ü zarurete düşen olursa yerinden yurdundan cüda düşmesin, günlerini huzur içinde geçirsin diye vergi memurlarına, böylelerine ödünç vermeleri ve işini kolaylaştırmaları salık verilmelidir.
Şöyle işittim ki Şah Kubât’ın hükümeti devrinde göklerden rahmet kesilmiş ve yeryüzünde yedi yıl süren bir kıtlık baş göstermiş. Şah, memurlara eldeki bütün hububat stoklarını satmalarını, hatta bir kısmını sadaka olarak vermelerini İhtiyaç sahiplerine beytülmâlden ve hâzineden yardım olarak bahşetmelerini buyurmuş. Şah’ın memurlarının sıkı takibi sebebiyle o yedi yıl süren kıtlık boyunca memlekette tek bir kişinin açlıktan öldüğüne şahit olunmamıştır.
Padişah sürekli tahsildarları denetlemeli, onlara nezaret etmelidir. Cihanın ve hâzinenin dört başı mamur, kendi ömrünün uzun olması için padişah, memurlar kanunlara mugayir davrandıklarında yahut raiyyetten gerektiğinden fazla bir şeyler aldıklarında alınan şeyi sahibine iade ederek, alan kişiyi diğer memurlara ibret olsun da aynı yolsuzluğu yapmasınlar diye derhal azledip uzaklaştırmalıdır.”
900 yılı aşkın bir süre önce öğütlenenlerin şimdilerde anlaşılması en büyük dileğimdir. Benim için değilse bile ecdadınız için biraz vergi adaleti…