Yargı bağımsız ve tarafsız olmalı, bu en azından ideal olarak benimsenmiş ve anayasal güvenceye bağlanmış bir ilkedir. Türkiye’de yargının bağımsız olduğu adalet bakanları tarafından da sıkça dile getirilir. Bu aynı zamanda başta Birleşmiş Milletler ve Avrupa kaynaklı uluslararası belgelerle tescillenmiş evrensel bir hukuk ilkesidir. Yani yargı bağımsızlığı genel kabul görmüş ve ilke bazında tartışma bitmiştir.

Sorun her zaman ve zeminde olduğu gibi uygulamada ortaya çıkıyor. Birçok ülkede çok kötü örneklerine rastladığımız yargı bağımsızlığını zedeleyen hatta fiilen ortadan kaldıran uygulama örnekleri ülkemizde de sürekli bir tartışma konusu olagelmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan itibaren her iktidar gücü nispetinde yargı üzerinde baskı kurmuştur. İstiklal Mahkemeleri başta olmak üzere, 1960, 1980 ve 28 Şubat yargı uygulamaları ilk akla gelen kötü örneklerdir. Yani yargı bağımsızlığını anayasaya yazmış olmak yargıyı bağımsızlaştırmaya yetmemiştir. Yargı adeta günebakan çiçeği gibi gücü takip etmiş, güç kimdeyse yüzünü oraya dönmüştür.

Bu durumu geçtiğimiz yıllarda Türkiye’nin en tartışmalı isimlerinden biri olan Doğu Perinçek bir canlı yayında çok çarpıcı bir şeklide “ hukuk siyasetin köpeğidir” hakaret cümlesiyle özetlemiştir. Apaçık bu hakaretten bir avukat olarak ben bile çok üzüldüm ve zannettim ki ülkede kıyamet kopar. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay’ı, Danıştay’ı bilumum yüksek yargı, yerel mahkemeler, hâkimler, savcılar ayağa kalkar, Perinçek’e yağmur gibi dava yağar diye düşündüm ama hayret hiç kimse hiçbir şey yapmadı. Acaba herkes yargının durumunu bildiği ve kabullendiği için mi, yoksa bazı insanlar doğuştan dokunulmaz oldukları için mi böyle oldu bilemedim.

Bu hafta içinde gerçekleşen iki olay da yargı bağımsızlığını tekrar gündeme getirdi. İlki Rahip Brunson olayı, ikincisi Ekrem İmamoğlu’na susma hakkını kullandı gerekçesiyle savunma hakkı verilmemesi. Rahip Brunson olayının ne olduğunu google’den aynen aktarıyorum;

“12 Ekim 2018'de Brunson, Türk makamları tarafından teröre destek vermekle suçlandı ve 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Buna rağmen Brunson'ın ev hapsinin ve hakkındaki yurt dışı yasağının da kaldırılmasına hükmedildi ve hapiste kaldığı süre göz önünde bulundurularak serbest bırakıldı.”

Brunson’la ilgili Amerika’nın devreye gireceği konuşulurken Cumhurbaşkanı Erdoğan “bu can bu bedende oldukça kimse onu bizden alamaz” demişti ama o zaman da Amerikan Başkanı olan Trump devreye girdi ve Brunson yukarıda yazıldığı gibi serbest kaldı ve aynı gün ilkesine döndü.

Yıllar önce gerçekleşen bu olayı biz unutmaya hazırdık aslında ama Trump bir türlü unutmuyor, unutturmuyor. Erdoğan’ı övmek için her ağzını açtığında ilk önce bu olaydan bahsediyor. Bu defa da öyle yaptı. Nato zirvesi için geldiği Ankara’da Erdoğan tarafından alayı vala ile havaalanında karşılandıktan sonra büyük bir keyifle Erdoğan’a bu teslimattan dolayı bir kere daha teşekkür etti. Trump için çok önemli bir olay olmalı ki unutmuyor, minnetini her fırsatta ifade ediyor. Erdoğan’ın Trump’ın övgüsünden mutlu olduğuna ve güç aldığına- Amerika bu güce meşruiyet diyor- şüphe yok ama tahmin ediyorum keşke bu olay üzerinden değil de başka başka şeylerden övse diyordur. Çünkü bu düpedüz Türkiye’de yargının bağımsız olmadığına güçlü bir örnek teşkil ediyor. Aslına bakarsan” bu can bu bedende oldukça” ifadesi de yargı bağımsızlığı açısından sorunlu ama “ben istedim o da verdi” demek açıkça yargıyı bypass etmek anlamına geliyor.

Ekrem İmamoğlu’na susma hakkını kullandığı gerekçesiyle savunma hakkının kullandırılmaması da ister istemez bağımsız yargı üstündeki siyasi şarjı gösteriyor. İmamoğlu’ndan 142 eylemle suç örgütü lideri olarak yargılandığı davada yarım günle sınırlandırılmış bir savunma yapması isteniyor, kimsenin sebebini anlamadığı bir şekilde başkan davanın ilk celsesini 9 Temmuzda kapatmak istiyor. Bu kadar kısa sürede savunma yapmasının imkânsız olduğunu söylemeye çalışırken de CMK. 203 gereği susma hakkını kullandı deyip Ekrem İmamoğlu’nun savunmasını almadan celseyi kapatıyor.

Türkiye çok olağanüstü dönemlerden sıkıyönetimlerden geçti, o dönemlerde dahi çok daha ağır suçlamalarla yargılanan sanıklar savunmalarını serbestçe yaptılar. Bizzat bu davada da diğer sanıklar süre baskısı olmadan savunma haklarını kullandılar ama bu hak Ekrem İmamoğlu’na verilmedi. Öyle olunca da mahkeme zapta her ne kadar susma hakkı olarak geçmişse de bu durum susma değil susturma olarak anlaşılacaktır.

İmamoğlu’nun ben savunma yapmayacağım iddianameyi yargılayacağım demesi sonuçta aylardır tutuklu olan bir siyasetçi polemiğidir, savunma hakkının kullandırılmamasına bir gerekçe olamaz. Umarım gelecek celse savunma hakkı kullandırılır, aksi halde baştan beri hukuki değil siyasi bir davadır inancını pekiştiren bir uygulama olur, yargı bağımsızlığının zedelendiğine ilişkin kötü bir örnek olarak kayıtlara geçer.

NOT : Son zamanlarda yazı yazacağım konu hakkında sosyal medyada kısa metinler paylaşıp geri dönüşler alıyorum. Bu yazıyı yazmadan önce de yargı bağımsızlığına ilişkin 2 paylaşım yaptım. Öncelikle müspet ya da menfi ilgi gösterip konu hakkında görüşlerini açıklayan tüm takipçilerime teşekkür ederim. Zorunlu bir açıklama olarak tekrar etmek gerekirse bu paylaşım ve yazılarım bir tarafgirlik ya da karşıtlık duygusuyla yazılmıyor. Daha çok iktidarı eleştirmemiz icraat makamında olmaları ve yapıp ettiklerinin doğrudan hayatımızı etkilemesi sebebiyledir. Ancak sonuçta isteyen istediği gibi anlamakta serbesttir. Doğrular Allah’tan yanlışlar bizdendir.