20 yıldır köşe yazıyorum ama hiçbirinde NATO konusunda zorlandığım kadar zorlanmadım. Neredeyse bir haftadır bu yazıyı yazmayı düşünüyor ama bir türlü klavye başına geçip yazamıyorum. Neden? Çünkü konu çok hassas ve çok boyutlu, bir köşe yazısının kapasitesinin çok üzerinde, itiraf edeyim ki bu konuda benim bilgi dağarcığım da yetersiz, cesaretimi kıran bir başka sebep de bu. Denebilir ki yazma o zaman, yazmak zorunda mısın? Ben de bu soruyu kendi kendime çok sordum ve neredeyse vazgeçip daha dikensiz bir konuyu, mesela Özgür Özel’e el birliğiyle kurdurulmaya çalışılan yeni partiyi yazayım, ya da ondan da vazgeçip yazıları tümden tatile çıkarayım diye düşündüm. Ama sonunda işte burada klavye başındayım ve NATO’yu yazıyorum, neden?

Her şeyden önce benim açımdan köşe yazısı tarihe düşülen bir nottur, çok önem atfedilen bir NATO zirvesi ülkemizde yapılıyorsa bu konudaki düşüncelerimi okurumla paylaşmak benim sorumluluğumdur, zor da olsa bu görevden kaçamam. Diğer yandan da merak ettim hemen hemen her konuda birbirine muhalif bu heterojen halk nasıl oluyor da NATO konusunda hemfikir oluyor? Her şeye karşı olan çarşı neden NATO’ya da karşı olmuyor ya da olamıyor? Neden karşı olabilme ihtimaline binaen 178 kişi tutuklanıyor? O halde karşı olunmamasının sebebi tutuklanma korkusu mu? Hayır, onlar çok küçük, marjinal bir gurup, hatta onların karşı olduğu bile belli değil, onlar ihtimal kurbanı. Karşı olunmamasının asıl sebebi yine korku ama bambaşka ve daha büyük bir korku, bir halk olarak topyekûn yok olma korkusu.

İstiklal Marşımızın ilk kelimesinin “korkma” olması bir tesadüf mü? Elbette hayır. Yıllar süren savaşlarla eriye eriye küçülen, koskoca imparatorluğu kaybedip sonunda gelip bir avuç su bir avuç topraktan ibaret Anadolu’ya sığınmak zorunda kalan ve orayı da kaybetme korkusu yaşayan halka elbette koca Akif “korkma” diyecekti. O korku kısmen atlatıldı, İngiliz mandası mı daha iyidir, Amerikan mandası mı tartışmaları bir ibret vesikası olarak tarihte kaldı ama o korkunun yarattığı travmayı hala atlatabilmiş değiliz. İşte NATO denen sözde güvenlik şemsiyesi bizim bir türlü atlatamadığımız bu korku travmasının bir istismarcısıdır kanaatimce.

Türkiye’nin NATO’ya üye olma hikâyesi malum, Sovyet Rusya’nın Erzurum, Kars ve Batum’u, ilave olarak da boğazları istemesi. Türkiye NATO’ya üye olmasa Rusya gerçekten buraları işgal edecek miydi? Bilmiyoruz ama tehdit ciddiydi ve biz müthiş korkmuş, korkutulmuş bir halktık. İlk müracaatımız kabul görmedi, Kore’de sadakat testine tabi tutulduk ve 700 askerimizi şehit verdikten sonra nihayet 1952 yılında NATO’ya girebildik.

NATO bir milli güvenlik meselesi olarak iktidarı muhalefeti, sağcısı solcusu tüm toplum kesimlerince ortak bir kabule mazhar oldu, hiçbir zaman tam anlamıyla mahiyeti tartışılamadı. Türkiye’nin ana omurgasını teşkil eden muhafazakâr kesime de Allah’sız Moskof komünistlerine karşı tek tanrı inancına mensup İngiltere ve Amerika’nın yanında olmak daha doğru geliyordu. Üstelik Sovyetlerin katı kapalı rejimine karşı bu ülkeler hür demokrat ve özgür dünyayı temsil ediyorlardı. Çok sonraları komünizmin Allah’ı doğrudan inkârına karşılık kapitalizmin parayı ilahlaştırdığını görüp uyanan Müslümanlar olduysa da onların sesleri de NATO’cu koro tarafından bastırıldı. Amerikan Dolarının üzerinde “Biz Allah’a İnanırız” derken aslında kast ettikleri bizim Allah’ımız haşa dolar mı demek istiyorlardı. Bu konuda ben bir yorum yapmadan 2.Dünya Savaşından sonra Amerika’nın önderliğinde kurulan emperyal düzene dikkatinizi çekip cevabı size bırakıyorum.

Emperyal düzen, işte NATO konusunda anahtar kavramlardan birine daha geldik nihayet. NATO üyesi olan ülkeleri dış düşmanlara karşı korumak için kurulan bir güvenlik örgütü değil aslında Amerika-İngiltere kısaca BATI emperyalizminin bir taşıyıcısıdır. Nerden biliyoruz? Çünkü NATO, üyesi olan ülkelerin başta siyasi yönetimi, eğitimi, tarımı, ekonomisi hâsılı tüm içişlerine müdahildir. Emperyal çizgiye aykırı gördüğü en küçük bir sapmaya dahi tahammül edemez. Mesela bir ilinin adı Afyon olan bir ülkede afyon ekimini yasaklar. Siyasi sapmalara karşı ordudaki, yargıdaki ve siyasetteki adamlarıyla her on yılda bir darbeler yaptırır, ayar çeker, rayından sapan ülkeyi gerekirse kan dökerek NATO’nun fabrika ayarlarına geri döndürür.

NATO, üyesi olduğu ülkelerde adeta paralel bir devlet yapılanmasıdır. Ülke çıkarlarıyla NATO çıkarları çatıştığında asıl olan NATO’nun çıkarlarıdır. NATO anlaşmasına bakıldığında ilk bakışta çok hoşa gidecek bir madde vardır; NATO üyesi olan bir ülkeye saldırı yapıldığında tüm NATO üyesi ülkelere saldırı yapılmış sayılır ve sözde NATO saldırıya uğrayan o ülkeyi savunur. Allah korusun Türkiye henüz NATO’dan böyle bir korumaya ihtiyaç duymamış ve dolayısıyla NATO defalarca bizi sadakat testine tabi tutmuşken biz NATO’yu hiç test etmemişiz. Son İran savaşında nereden geldiği, kimin attığı meçhul birkaç füzeyi NATO’nun düşürdüğü propagandası da İran tarafından çürütüldü. “Biz atmadık, parçaları getirin bizim füzelerle karşılaştıralım” filan dendi ama Türkiye işin üzerine gitmedi. çünkü NATO bizim inanmak istediğimiz yalanımızdı, yalanımıza sahip çıkmak zorundaydık.

Yalanımıza sahip çıkma adına ödediğimiz bedellere NATO’nun Türkiye’de kontrgerilla eliyle işlediği onlarca cinayeti, darbeleri ve muhtıraları da eklemek zorundayız maalesef. Yetmez NATO İSRAİL ilişkisini, gizli/açık ortaklığını da görmemek ve göstermemek zorundayız.

Bütün bunlara niye katlanıyoruz, NATO’yu kuran Amerika’nın başkanı dahi NATO’yu dağıtmayı düşünürken biz de NATO’dan ayrılmayı niçin aklımızın ucundan dahi geçiremiyoruz? İtiraf edelim korkuyoruz, çünkü o asırlara sâri korku travmasını atlamadık hala. Oysa cumhuriyeti kuralı 100 yılı geçmiş, nüfusumuz 85 milyon olmuş, bütün yanlışlarımıza rağmen ekonomimiz dünyanın ilk 17’sinde. Kendi savunma sanayimizi geliştirmiş, hatta ihraç eder hale gelmişiz. Yani İstiklal Marşının yazıldığı yıllarda değiliz, korkmamıza gerek yok demiyorum ama bu kadar korkmamıza gerek yok.

Anlıyorum korku insani bir duygudur, korkan sığınak arar onu da anlıyorum ama bu yazıyı yazarken yaptığım okuma ve araştırmalarda o sığınağın NATO olmadığını ben anladım, inşallah bu yazı başkalarının da anlamasına vesile olur. NATO sığınılması gereken bir güvenlik şemsiyesi değil ilk fırsatta kurtulunması gereken gerçek bir tehlike ve tehdittir. Bana öyle geliyor ki manda ismi güncellenerek NATO yapılmıştır. Bağımsızlık uğruna binlerce can veren bir halkın her ne adla olursa olsun egemenliğine halel getirecek bir yapılanmaya geçit vermemesi gerekir. Çok çeşitli iç ve dış siyasi, ekonomik zaruretler şu an için NATO’dan çıkmamıza izin vermiyor olabilir, sonuçta yumurta küfesini taşıyan biz değiliz ama o küfeyi taşıyanlar da herhalde biliyorlardır ki NATO bir memnuniyet değil mecburiyettir.

NOT: Bu yazıyı yazarken fark ettim, NATO’yu küçük harflerle yazamıyorsunuz, hemen size uyarı veriyor program, hatta diğer özel isimlerde olduğu gibi sadece baş harfini büyük yazmak da kesmiyor NATO’YU tamamı büyük olacak. Görüyor ve anlıyorsunuz değil mi ne büyük bir sorunla karşı karşıyayız