Gerçekler deryasından bir damla, yalanlar kovasında fırtına kopartır! Akvaryumdaki hazır hayat, deniz bilinmezine duyulan korkuyu çoğaltır. Kabullendiğimiz gerçeğimiz, kimin gerçeği, onu idrak etmeliyiz.

Sesi en çok duyulanlar, hiçbir konuda bilgisi olmayıp, her konuda fikir yürütenler ve hadsizlik içinde bu fikirleri yüksek sesle söyleyip, sonrada da sorumluluk almayanlar olduğunda, toplumsal yönelim, sahte tatminler içinde, hiçbir şeyi bilmeyen her şeyi bilenler tarafına yönelir. İşte, bu yönelme sonucunda oluşan anlayış temelli bireylik, bilmeyen bilmek, görmeyen görmek, duymayan duymak istemeyen, kendi yetersizliğini olgunluk, cehaletini aydın olmaklık, çapsızlığını kültürlülük zanneder. Güzel kabul ettiği her şeyi kendisine bağlarken, yaptığı tüm yanlışlarda, yanlışın sonu ne olursa olsun başkasını suçlar. Her yetersizliğine bahanesi olup, sürekli şikâyet eden, sürekli isteyen bir yapıya bürünür. Oluşan bu durum insanlığın felaketi olduğu gibi maalesef dünyanın da felaketidir.

En küçük bir eleştiri kendisine tonlarca yük gelen, tek bir hatası söylendiğinde kartondan kalesi devrilen, günlük çıkarlar için balon gibi şişirilmiş egoların kölesine dönüşmüş bireyler vardır. Etrafındakiler ve toplum için taşınması zor bir ağırlık olmalarının yanında asıl mesele, kendilerine ağırdırlar ve bu gerçeği içten içe bildikleri için kendilerini başkalarına taşıtmaya çalışanlardır.

Gördükçe üzülünüyor, yarınlara dair umutlar tüketiliyor!

Farklı amaçlar için kendilerine çizilen sınırlar içinde, kendilerine dayatılan öğretilerle sunulan, insan olmak ve yaşam modellerine kapılırlar. Gözlerine sürülmüş sahtelik, kulaklarına tıkanmış yalanlar içinde kendilerini görmeyen, duymayan esaret altındaki zihinlerdir bunlar. En küçük istedikleri olmadığında, kendilerini kandırmak için kendilerine söyledikleri yalanlarından oluşan, asla gerçek olmayan küçük dünyalarında kontrolü kaybettiklerinde, bir an bile olsa gözden kalkan sahtelik, kulaktan çıkan yalanlar sonucu kendi gerçeğini görürler. İşte, bu sefer gördüklerine duydukları nefreti de herkese, her şeye yansıtırlar.

Çizilen sınırlardan çıkmak, söylenen yalanlardan uzaklaşmak, önümüze konulan sahteliği reddetmek lazım. Yeniden düşünmeye, akletmeye, öğrenmeye, araştırmaya, sorgulamaya, gelişime ve tüm bunlar sayesinde yeniden gerçek insan olmaya özlem duymak lazım. Bu özlemi tüm kalbiyle hissetmeyenler, sunulan hazır hayat akvaryumundan çıkmayı aptallık, korkaklık, olarak yaftalarlar.

İnsan olmak için akvaryumdan çıkmalı, yalanlar kovasını deryaya dökmeli, kendi gerçeğimizi değişmez ve değiştirilemez olan birey ve toplumun yararına olan asıl gerçekler temeli üzerine inşa etmeliyiz. Denizin içindeki fanusta yaşayan balığın, denizi inkâr edişi, balık olduğunu inkâr edişidir ve bu inkâr ediş dayatılan öğretinin zamanla kabullenilişinden gelir. Bizi, biz olmaktan uzak tutup sahte bireylik içinde bağlı tutan prangalar, işte tüm bu kabullenişlerdir.

Ne zaman, dayatılmış doğrular, özentiler, yalanlar kaynaklı, sevmemiz gerekenler, bilmemiz, görmemiz gerekenler, dinlememiz, yapmamız gerekenler zorunluğundan kurtulup, asıl değer olan gerçek bireyliğimizi oluşturacağız? Sevilen paradan, değer verilen paradan, önemsenen eşyadan, tapılan makamdan yüzümüzü asıl olana çevireceğiz?