Türkiye’de 2000’li yıllardan sonra kent savunuculuğu ve çevrecilik üzerine adeta örgüt patlaması yaşandı. Verimli tarım arazilerini yok eden maden ocakları mücadelenin ana gündemlerinden biriydi. Barış Akarsu ve Tarkan gibi ünlü sanatçılar çevre eylemlerine destek verip kamuoyunda yeni bir makama erişiyordu. Bir yandan da Türkiye’nin kentleri hızla şişiyor, her yerde sanayi bölgeleri kuruluyordu. Memleket gelişiyor ancak şehirlere ölümcül hasarlar veriliyordu. Darbelerin üzerine bir de 90’lı yılların kaotik atmosferi eklenince gençlerin siyaset yapacak hevesi de kalmamıştı.

Yine de hayata karşı sorumluluk duyan insanlar için yeni mücadele alanları ortaya çıktı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla dünyası da yıkılan Türk solu, zamanla tüm iddialarından vazgeçti. Sosyalizm adı altında kimlik siyasetine yöneldiler. Üstelik artık eskisi gibi bedeller ödemeye de gerek kalmayacaktı; ödemeyi Avrupa Birliği yapacaktı. Eşcinsellik, Kürtçülük ve çevrecilik temelinde yazılan tüm AB projelerine yıllarca para akıtıldı. Neticede derneklerin istihdam ettiği onlarca insan türedi. İşlerine devam edebilmek için AB projesi yazmaları gerekiyordu. Projenin onaylanması için de parayı verenin istediği konularda söylemler ve işler üretmek gerekiyordu. Sonuçta AB ve Alman vakıflarının fikrini ve eylemini belirlediği alanlarda, Türkiye’de çoğu gönüllü, kimisi de maaşlı insanlar “görevlendirildi”. Kimileri içine sindiremese de fiili olarak parayı verenin işini gören bir sivil toplum iklimi oluştu.

Bu tabloda Bursa Uludağ Üniversitesi’ndeki çevre topluluklarının liderleriyle birlikte yeni bir mücadele programı oluşturmak için oldukça yoğun bir çalışma yürütüldü. Temel itiraz, partilerin çevrecilik maskesiyle siyaset yapması ve dış bağlantılı çalışmalardı.

Küresel pandeminin etkilerinin yaşandığı bir dönemde Kaplıkaya Vadisi’nde, sağanak yağmur altında çadırlar kuruluyor. Üç çadırın ikisini su bastığı için herkes aynı çadırda uyumak zorunda kalıyor. Ancak gece öylesine soğuk ki herkes ayazdan uyanıyor. Çadırın ortasına kurulan kamp ocağında demlenen çayın etrafında yine kent, çevre ve gençlik konuşuluyor. Sabahın ilk ışıklarına doğru Melih Çetin ve Yasir Tıbbık’ın önerisiyle hemen orada Z Doğa Derneği kuruluyor.

Velhasıl çevreci öğrenci liderlerinin bir araya gelmesiyle kurulan Z Doğa Derneği, bu hafta 5’inci yılını doldurdu. Bugün Bursa’daki tek genç çevre örgütü olarak 3 köye kütüphane kurdu, Uludağ Çevre Festivali ve Görükle Çevre Festivali’ni ortaya koydu. Nevruz’u çevreci kodlarına yeniden kavuşturdu. Kendi fanzinini çıkartıp kendi fikir kulübünü kurdu ve şikayetten çok çözüm öneren bir mücadele yöntemini tercih etti. Onlarca iş yaptı ama ellerine hiç para değmedi. Demek ki fonlanmadan da bir şeyler yapılabiliyormuş.

Bu süreçte Z Doğa Derneği yalnızca bir çevre topluluğu olarak değil, aynı zamanda kendi içinde süreklilik kurabilen bir gençlik hareketi olarak da büyüdü. Kurucu Başkan Melih Çetin’in ardından Eren As, Akın Zayim ve Yağmur Akın bu mücadeleyi farklı dönemlerde taşıdı. Bugün ise bayrağı Zeynep Göksu İnayet devralmış durumda.

Gelinen noktada Z Doğa, Türkiye’nin milli çevre politikalarını çağımıza uygun bir şekilde üreten ve geliştiren yapısıyla geleceğe umut taşıyor.

Demek ki olabiliyormuş…