CHP’den seçilen belediye başkanları ardı sıra iktidar partisine katılıyorlar. CHP açısından sonuçları tahmin edilenden büyük olacaktır. Kritik olan belirli kentlerin yönetiminin el değiştirmesi değil, bu durumun toplumsal karşılıkları…

Siyaset çok uzun zamandır algılar üzerinden yürütülüyor. Bu olayın toplumda yarattığı en önemli algı, CHP ve muhalefetin ülkeyi yönetebilecek durumda olmadığıdır. Nitekim son yapılan güven araştırmalarından birinde muhalefetin ülkeyi yönetebilecek seviyede olduğuna inanmayanların oranı %65 seviyesinde çıkmıştır. Bilhassa son Cumhurbaşkanlığı seçiminde bu algının etkisi netti. Kemal Bey’den sonra Parti’nin yönetimini devralanlar, bu algıyı zayıflatmak yerine maalesef güçlendirecek hatalar yaptılar.

İktidar ne kadar yıpranmış olursa olsun, muhalefet iktidar adayı olarak toplumun gözünde yükselmeyi beceremiyorsa, iktidara can suyunu bizzat eliyle taşımış olur. Dünyadan örnek verelim; 1970’lerin sonundan itibaren uygulamaya konan neo-liberal politikaların toplumları getirdiği yer ortada. Akla sığmayacak ölçüde bir gelir adaletsizliği, ekonominin reel üretimden koparak finans baronlarının elinde mafyalaşması, uyuşturucu-silah-insan kaçakçılığının en büyük üç sektör haline gelmesi, sosyal ve ekonomik hakların yok edilmesi, ahlaki çöküş, çevrenin katledilmesi v.s. Buna rağmen insanlık bir türlü kapitalizmden kurtulamıyor. Hatta neo-liberalizmin sonuçlarına duyulan tepki, aşırı sağın iktidara gelmesini sağlarken; toplumcu - anti-kapitalist seçenekler öne çıkamıyor. Bunun en önemli sebebi, anti-kapitalistlerin, dünyayı değiştirmeye ve yönetmeye yönelik net ve bütünsel bir program ortaya koyamamalarıdır. Savruk düşünceler ve ayağı yere basmayan söylemlerden ötede, sosyalistler iktidara gelirse net olarak şunları yapacaktır diyebileceğimiz bir program yok. Kimileri ise hiçbir zaman gerçek bir sosyalist deneyim olmamış Sovyet modelini tekrarlamaktan öteye bir açıklamada bulunamıyor. Kapitalizmin varlığı, diyalektik olarak siyasal-programatik zıddının henüz ortaya çıkmamasıyla alternatifsiz olarak sürmeye devam ediyor.

Şunu net olarak ifade edelim, CHP elinden çıkan belediyeleri hiç kazanmasaydı daha iyiydi. Düşünün, Yılmaz Büyükerşen döneminde Eskişehir baştan aşağı değişti. Bu şüphesiz büyük yatırım ve imar faaliyetleri demek. Yılmaz Hoca döneminde yapılan bunca işe rağmen tek bir yolsuzluk iddiası ortaya atılamadı. Eskişehir örneği CHP için, bir zamanlar Konya Belediyesi’nin Refah Partisi için marka değeri kazanması gibi, büyük bir propaganda imkânı sağladı. Fakat bu durumun yarattığı prestij değerlendirilemedi ve son seçim başarısı CHP için büyük bir imkân yaratmışken, şimdi ayağına vurulan prangaya dönüşmeye başladı. 1989 Yerel Seçimlerinde SHP’nin başarısının daha sonra ne kadar büyük bir siyasi maliyete dönüştüğünü unutmamak gerekirdi.

Bu durumun birinci suçlusu hiç şüphesiz Özgür Özel ve yönetimidir.

- CHP Genel Merkezi, belediye başkanlarını sıkı bir şekilde denetlemeliydi. Parti içinde uzmanlardan oluşan bir denetim kurulu, yolsuzluk ve usulsüzlükleri tespit etmeli, Parti gerekeni derhal yapmalıydı. Böylece yolsuzluklar iktidarın elinde bir şantaja dönmez, ifşa edilerek cezalandırılan kişiler tüm yöneticiler için örnek olurdu, herkes kendisine çeki düzen verirdi. Toplum da bu duyarlılığı desteklerdi.

- Belediye başkanlarının belirlenmesinde, liyakat esasına dayalı kriterleri geçen aday adayları partinin ön seçimine sunulabilirdi. Böylece mevcut üye yapısından kaynaklanabilecek sorunlar engellendiği gibi, örgütün arkasında duramayacağı ve hesap soramayacağı kişiler seçilmezdi.

- Özgür Özel’in, istifa eden Keçiören Belediye Başkanı ile yazışmaları hataları anlamak için yeterli. “Seni yolsuzlukla suçlayanlara karşı biz sana güvenmiştik, sen Mansur Başkanı sattın” diyor. Birincisi, ortada yolsuzluk iddiaları vardıysa bunun Parti tarafından öncelikle tüm yönleriyle araştırılması ve buna göre kişinin adaylığı düşünülmesi gerekirdi. “Biz sana inanmıştık” sözü ancak sabah programlarında duymayı bekleyebileceğimiz bir söz. “Mansur Başkanı satmak” ifadesi o kadar sorunlu ki. Bir partinin yüz olan belediye başkanının belirlenmesindeki kritere bir bakın. “Dürüst adamdır diye bize söylediğin kişiyi bile PM’ye koyduk” sözü sanırım en başta yıllarını CHP’ye vermiş, dürüst, çalışkan, inanmış tüm üyelerine hakarettir. Parti’ye bırakın üyeliği, en üst yönetici olmanın kriteri bile bu kadar sakil.

İkinci suçlu, Parti’nin her kademedeki yönetici ve Kurultay delegeleridir.

Bir partiye üyelik, o partinin programını benimsemekle olur. CHP’nin büyük değişimler yapılan parti programı, Kurultay’da hiç tartışılmadan oy birliğiyle kabul edildi. Oysaki yeni parti programı, açık söylemek gerekirse CHP tarihinin en kötü programıydı. İktidara geldiği zaman bir partinin ülkeyi nasıl yöneteceğine dair hükümet programın esası parti programında yazılır. Belli ki program kimsenin umurunda değil. Bir başka değişle, CHP yöneticileri ve delegeleri ülkenin hangi programla ve nasıl yönetileceğiyle hiç ilgilenmiyor. Böyle olunca da dışarıdan Parti’ye gelen kişiden siyasal duruş ve sadakat beklemek de mümkün olmuyor.

Bir parti elbette geçmişte başka partilerde vazife almış kişileri kabul edebilir. Zaten bir partinin en önemli çabalarından biri de büyümektir. Fakat gelen kişiler, partinin siyasal programını kabul ederek üye olmalıdır. Bu manada gelen kişi, daha önceki siyasi pozisyonunu değiştirmiş, ideolojik olarak yeni ve doğru bir hatta girdiğini kabul eder. Oysaki CHP’ye diğer siyasi partilerden gelenler için durum hiç böyle değil. Siyaset sadece makam, para ve güç ilişkilerinin fonksiyonu olarak ele alınıyor. Bu şekilde gelen kişi, aynı nedenlerle gittiğinde ona küfretmek kadar saçma bir tutum olamaz.

CHP yöneticileri, ikbal beklentileriyle her şeye sessiz kalmakta ya da sadece Genel Merkez’i desteklemek için ses çıkarmaktalar. Kemal Bey için de aynısını yapanlar şimdi ona en çok hain diyenler. Bu siyasal kültür sürdüğü müddetçe CHP’nin ülkeyi yönetmesi çok zor.