İran’a yönelik planlanan ABD-İsrail saldırı hazırlığının başladığı birkaç ay önce Çin, ardı ardına İran’a gönderdiği kargo uçaklarıyla İran savunmasını desteklediğine dair kamuoyunda bir kanaat oluşmasını sağlamıştı. Resmi olarak İran’a silah sevkiyatını ne kabul ettiler ne de reddettiler. Fakat bu tutum sevkiyatın gerçekleştiği kanaatini pekiştirdi.

Çin’in, İran savunmasını, özellikle 12 Gün Savaşı’ndan çıkartılan dersler üzerinden desteklediğine dair haberler birçok medya kuruluşunda yer aldı. Çin’in bu hamlesini, ABD’ye karşı bir vekâlet savaşı başlatmaktan çok, İran’a olası müdahaleyi engellemeye yönelik bir tutum olarak okumuştum. Gerçekten de ABD yönetiminin tereddütte kaldığını ve karar vermekte zorlandığını gördük. Fakat İsrail’in de baskısıyla ihtimal savaş yönünde ağır basmaya başladı. ABD’nin savaş yanlısı elitleri ve İsrail, çok kutupluluk yönündeki gelişmeler olgunlaşmadan ve Çin askeri manada tam olarak ağırlığını hissettirmeden İran meselesini kendileri açısından çözme kararındalar. Trump zannediyorum ki bir işadamı olarak birkaç ay kâr-zarar hesabı yaptı ve büyük riske rağmen savaşmamanın daha maliyetli olacağına yönelik baskıyı kırmakta zorlandı.

ABD açısından İran’a yönelik askeri saldırının maliyetlerini analiz etmeden önce Çin cephesine bakalım. Venezuela Çin’in en önemli petrol tedarikçilerinden ve Latin Amerika’daki müttefiklerinden biriydi. ABD’nin kendi arka bahçesi olarak gördüğü bir hinterlantta Çin’in yapabileceklerinin sınırı bellidir. Nihayetinden Çin, Venezuela’dan petrol almaya ve birçok ürün satmaya devam ediyor. Çin için tahammül edilebilir bir zarar denebilir.

İran’ın durumu ise Çin açısından çok daha kritik. Bir kere Kuşak-Yol’un Orta Koridorunun Avrasya bağlantısı için İran en stratejik yerde bulunuyor. İran’dan Çin’e giden petrol ve gazı saymıyorum bile. Hepsinden daha mühimi, İran’ın tek bir ülke olarak değil, Ortadoğu’daki etki alanıyla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkması muhtemel sonuçlardır. İran rejiminin düşmesi, Irak ve Yemen’i doğrudan etkiler, dolaylı olarak da Körfezden Afrika Boynuzu’na kadar küresel tedarik zincirinin en önemli güzergâhında ABD-İsrail’in, dolayısıyla da Hindistan’ın etkisi artar. Hatta İran’a yönelik savaş bölgeselleşir ve Pakistan da topun ağzına gelirse, Çin’in deniz yolları üzerinden tahayyül ettiği alternatif rotalar akamete uğrar. Pakistan’daki Çin açısından en büyük ve kritik liman olan Gwadar’ın Beluci bölgesinde olduğunu hatırlatmam şart. İran’ın muhtemel parçalanmasında, İran Belucistan’ı ile Pakistan Belucilerinin birleşme arzusu, Gwadar’ın Çin için kapanması anlamına gelebilir. Savaşın bölgeye yayılması ve İran destekli güçlerin de çöküşü, Hint Okyanusu’ndan Süveyş’e kadar Çin’in bütün Doğu-Batı aksını kapatır. Zaten Ukrayna Savaşı kuzey koridorunu felç etti.

Böyle bir senaryo cari olabilecekken, Çin neden son günlerde İran’a desteğini azalttı? Pezeşkiyan’ın Çin’den para gelmediğini kamuoyuna açıklaması, şüphesiz İran’ın da rahatsızlığını dışa vuruyor.

Çin dış siyaseti biz Akdenizlilerin sabrını çok zorlayacak biçimde uzun vadeli plan yapar. Belirli muharebelerin kaybını, savaşın mutlak neticesine etki etmediğini gördüğünde o kayıpları kabullenir. Eğer uzun vadede önüne belirli fırsatların çıkacağını varsayıyorsa, bu ihtimalleri olgunlaştırmaya çalışır. Askeri kapasitesini, ABD başta olmak üzere tüm ülkeleri caydıracağı ve savaşmaya gerek kalmadan prensiplerini onaylatacağı güce ulaştırana kadar sahaya sürmez. Ekonomik çıkarını ve kalkınmasını öne alır. Küreselleşmeden ve serbest ticaretten yana olduğu için, askeri-siyasi krizlerin bloklaşmalar yaratmasını istemez, diyaloğu sürdürür.

Çin elbette bütün olası senaryoları çalışmıştır. İran’ın kaybı Çin açısından oldukça zor bir durum yaratacaktır. Fakat Çin, İran rejiminin, vereceği desteğe rağmen daha fazla dayanamayacağını düşünüyorsa, planlarını rejim sonrası döneme uyarlamaya başlar. Birinci önceliğini de İran’dan enerji almaya ve onu ticaret yolundaki kritik bir güzergâh olarak kullanmaya vereceğinden, İran’ı kim yönetirse yönetsin onunla çalışmak ister. Küresel sisteme adapte olmuş bir İran’dan enerjiyi daha pahalıya alabilir ama tali yollar denemek zorunda kalmayacak olması, lojistik maliyetleri düşünüldüğünde zararını dengeler. İkinci olarak, Irak’ta bile dikiş tutturamamış ve ülkenin kontrolünü büyük oranda İran’a kaptırmış ABD’nin, rejimi yıksa bile İran’da her istediğini yapamayacağını tahlil etmiştir. Afganistan’da Taliban’ın dönüşü nasıl mümkün olduysa, İran’da rejim güçleri de eğer molla sistemi tasfiye edilemezse kendisini yeniden üreterek her zaman iktidar adayı olmayı sürdürür. Sıcak çatışma uzarsa bu ABD için de katlanılamaz bir maliyete dönüşebilir. Üstelik Çin, ABD’nin kendi iç kargaşasının ve ekonomik sıkıntılarının, boyunu çok aşan emperyal müdahaleleri sürdürmesine imkân vermeyeceğini tahlil etmiştir. Çin için en kötü senaryo, savaşın bölgeye yayılması ve yukarıda vurguladığım gibi Hint Okyanusu’ndan Kızıldeniz’e kadar olan hattın Çin açısından devreden çıkması olur. Somaliland’ın İsrail tarafından tanınmasından tutalım da Etiyopya-Somali gerginliği v.s. bu senaryonun da hazırlandığını gösteriyor. Üstelik İran’ın devreden çıkarıldığı koşullarda, nükleer rüşvet başta olmak üzere çeşitli hediyelerle, Suudi Arabistan’ın Irak ve Yemen’de daha aktif rol üstlenmesi sağlanabilir. Çin’in bu senaryolara vereceği yanıt Orta Asya üzerinden gelecektir. Önümüzdeki dönemde Orta Asya’da etkinliğini arttırmaya yönelik Çin’in hamleleri beklenebilir.

Çin açısından en iyi senaryo ise İran’ın mevcut kabiliyetiyle ağır yara alsa bile bu tehlikeyi savuşturabilmesi olur. Bu durumda İran çok daha fazla Çin’e bağımlı hale gelir. Belki de Batı ile paylaşmak istemediği petrol üretim yetkisini Çinli özel firmalara devretmeye başlayabilir. Böylece sıcak çatışmadan uzak duran Çin, savaşın meyvelerini toplar. İran istediği kadar Çin’e bozulsun, var olan ekonomik koşullarında en fazla hayıflanabilir.

Unutmamak lazım ki Çinlilerin pragmatizmi, ABD’den daha az değildir…