Kıymetli dostumuz Yüksel Baysal, demokrasi, kalkınma ve refah arasındaki güçlü bağı vurguladığı bir yazı kaleme aldı. Benzer savları daha önce Turan Çömez’den beraber dinlemiştik. Bu anlatının tarihsel kurgusunda büyük bir terslik var.
Liberal söylem, piyasa ve özgürlük arasında kurduğu bağ üzerinden, kapitalizmin tozpembe bir tarihe sahip olduğunu, ama piyasaya devlet ve ulus gibi aktörler müdahalede bulunduğunda işlerin kötüye gittiğini söylerler. Büyük bir aldatmacadır bu iddia.
Kapitalizmin son derece kanlı ve acımasız bir tarihi vardır. Nitekim palazlanması, daha sonra müdahalesinden şikâyet ettiği devletin kanatları altında, merkantilist dönemde olmuştur. Sermaye birikimini, bu dönemin korumacı ve devlet gücüne yaslanan sömürgeci ve gaddar düzenine borçludur. Sanayi devrimine öncülük ederek, tarihte dört başı mamur bir hegemonya tesis eden İngiliz kapitalizminin “köle ticareti”nin sağladığı birikime olan borcu malumdur. Üstelik İspanya’yı ticari olarak geriletmek için Karayipler’e üstlenmiş korsanlığı başlatan ve destekleyen İngilizlerdir. Kapitalist birikimin ardında, köle ticareti ve korsanlık yatar. Bu birikim sayesinde ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmi aşamasına ulaşan İngiliz burjuvazisi, maddi gücünü siyasal güce tahvil ederek, monarşiyi burjuva demokrasisine mecbur etmiştir. Fransa’da ise görece zayıf olan burjuvazi ile monarşi arasındaki güç dengesi, Ada’daki gibi yumuşak bir geçişe izin vermemiş ve tarihin en kanlı ihtilali ile büyük hesaplaşma başlamıştır. Dikkat edilirse Fransa’da demokrasinin tesisi yüz yılı almış, ancak 1871 sonrası, o da Paris Komünü’nü ezerek ve büyük bir sömürge imparatorluğu kurarak III. Cumhuriyet döneminde gerçekleşmiştir. Sömürgelerden çekilen artık değer, Fransız demokrasisinin temelidir.
Batı demokrasisinin temelinde dünyadan çekilen artık değerin, toplumsal sınıflara pay edilmesiyle yatışan sınıf çelişkileri ve ülkede vergilerin düzenli toplanmasını sağlayan kurumsal yapıların işlevi belirleyici olmuştur. Yoksa demokrasiler kalkınma ve refah getirmemiştir. Bunun tersidir doğru olan. Günümüzde Batı ekonomilerindeki durgunluk ve gerileme, bu ülkelerde aşırı sağ ve sağ popülizmin yükselmesine neden oluyor. Bilhassa sömürüye en çok muhatap olan göçmenler, saldırıların da hedefi durumunda. Ekonomik göstergeler kötüleştikçe Batı demokrasileri de sarsılıyor.
Üstelik demokrasi, “halkın yönetimi” kavramı liberalizmle çok sorunludur. Liberalizm, bireyin çıkarını ve özgürlüğünü temel alır. Demokrasiler ise “halk veya ulus” gibi kolektif özneleri karar verici kılar ve birey çıkarından daha ziyade toplumsal çıkara önem verir. Demokrasiler, sosyalist partileri de işbaşına getirebilir, demokratik karar mekanizmaları sosyal haklar ve bölüşüm ilişkilerini düzenleyen müdahaleci politikalara da cevaz verebilir. Bu tip durumlarda liberallerin demokrasi düşmanlıkları aşikâr olur. Sadece teoride değil, Şili’de S. Allende’yi deviren darbe liberaller tarafından büyük bir destek görmüş, en önemli teorisyenleri Hayek, dikatatör Pinochet’nin danışmanlığını yapmıştır. Kongo’da Lumumba’dan Endonezya’da Sukarno’ya kadar onlarca ülkede halkın seçimi darbelerle diktatörlüğe dönüştürülmüş ve hepsinin ardında Batı ve liberaller yer almıştır. Batı dışı ülkelerde demokrasinin gelişememesinin en önemli nedeni, koloni döneminde çökertilen ekonomik ve toplumsal yapılarının, post-kolonyal dönemde birçok çatışmaya neden olmasıdır.
Baysal’ın Moğolistan örneği son derece ilginç. Belki de dünyanın en özgür insanları Moğolsitan’da yaşıyor. Nüfusun çok önemli bir kısmı steplerde göçebe. Vergi dâhil devletle hiçbir işleri yok. Otarşik ekonomik ilişkiler içinde, binlerce yıllık yaşam tarzlarını koruyorlar. Batılı manada kalkınmaktansa, sürüleri ve atlarıyla bozkırda özgürce dolaşmayı seviyorlar. Hiçbir topluma tek bir model sunmaya hakkımız yok. Bu nedenle tartışmayı modernleşmeyi hedef olarak belirleyen ülkeler üzerinde sürdürmekte fayda var.
Modernleşmek isteyen birçok ülkenin yaşadığı sıkıntılar, demokrasinin olmayışından değil, ABD yaptırımlarından kaynaklanıyor. İran’ın başına Pehlevi ailesi tekrar kraliyet olarak gelse ve eski keyfi yönetimlerini sürdürseler, ABD’nin hiç umurunda olmaz. İran petrol ve gazı dünya piyasalarına akmaya başlar. Ama ne zaman ki Musaddık gibi biri çıkar İran’ın doğal kaynaklarını millileştirmekten söz eder, o zaman Pehlevi-CIA ortaklığıyla yıkılır ve demokrasi askıya alınır.
Hindistan örneği tamamen sorunlu, çünkü Hindistan dünyanın en büyük demokrasisi. Bunu kabul etmeyen tek bir Batılı demokrasi savunucusu bulamazsınız. Hindistan şu an dünyanın üçüncü büyük ekonomisi. Birkaç on yıl sonra ikinci sıraya çıkacak. Hindistan’da en büyük sorun demokrasi yokluğu değil, neo-liberalizm. Hindistan’ın Marksist veya halkçı-sosyalist siyasal partiler tarafından yönetilen eyaletlerinde, refah çok daha dengeli dağılmaktadır. Neo-liberal uygulamaların ağır bastığı eyaletler bir süre hızlı ekonomik kalkınma göstermekle birlikte ki o da son yirmi yılda bozuldu, gelir adaletsizliğindeki uçurum benzersiz bir hal aldı. Üstelik bu durum tüm dünyada geçerlidir. Küreselleşme ve neo-liberalizm, bilhassa 2008 krizinden sonra her manada insanlık için şartları kötüleştirmektedir. Bu nedenle bir yandan Trump benzeri korumacı sağ popülistler ile Afd gibi aşırı sağcılar, diğer tarafta ise Mamdani ve Melenchon gibi neo-liberalizm karşıtı sosyalistler yükselmekte ve iktidarlara gelmekteler. Küreselleşme, neo-liberalizm ve liberal demokrasi, her manada insanlık durumlarını kötüleştirdi.
Burada bir başka problem de demokrasiyi sadece “liberal demokrasi” üzerinden okumak. Çin, liberal demokrasiyle yönetilmiyor. Orada farklı bir demokratik model söz konusu. Çok partili siyasal rejim olmakla birlikte ÇKP hâkim konumda. ÇKP ile beraber 7 partiye izin var. Halkın katılımı daha ziyade korporasyonlar ve mahallelerden başlamak üzere yukarıya doğru kendi seçtiği temsilciler aracılığıyla bu yapı içerisinde var olmakta. Yüz yıllık bir yarı-sömürge dönemi ve ardında bıraktığı yüz milyonu aşan ölü; nüfusun dörtte üçünün afyon bağımlığından çalışamaz halde olduğu, Afrikadakiler dâhil tüm dünya ülkelerinden daha yoksul olan Çin, GSMH’ye göre dünyanın ikinci, satın alma gücü paritesine göre birinci ekonomisi oldu. 2020 yılında BM raporlarına göre mutlak yoksulluğu yendi ve açlık sınırında yaşayan kimse kalmadı. Bölgesel eşitsizlikler özellikle son on yılda azalmakta. Yolsuzluk, Başkan Xi’nin kampanyalarıyla, yine BM’ye bağlı kurumların açıklamaları baz alınırsa yüzde 70 azalmış durumda, Çin kaynaklarına göre ise daha fazla. Elbette Çin’in birçok büyük sorunu var. Fakat 75 senede aldığı mesafe, güçlenen ekonomi ve artan refahı, geldiği korkunç şartlar göz önüne alındığında büyük başarıdır. Bu refahta “Batı tipi demokrasi”nin hiçbir payı olmadı.
Batı demokrasisi, dünyadan çekilen artık değerin kendi toplumsal sınıfları arasında bölüşümüne yaslandı. Bu süreç akamete uğrayınca, toplumsal çelişkiler kendi içinde döner. Boşuna mı Venezüela’da gemilere el koyan korsanlıktan adam kaçıran haydutluğa her türlü pis işi yapıyor bu “demokrasi”ler? Yoksa halkın yönetimine yani demokrasiye kendi ülkelerinde de ne kadar düşman olduklarını görürüz ve göreceğiz de.