Dün başlayan Aziz İhsan Aktaş davasında tutuksuz yargılanan örgüt lideri ve etrafındaki koruma ordusu çok fazla tepki topladı. İddianameye göre 450 yıl hapsi istenen (750 yıl diyen de var) Aziz İhsan Aktaş tutuksuz yargılanıyor. Üstüne bir de olağanüstü bir devlet koruması ile adeta şov yaparak adliyeye gelince kendilerine yöneltilen suçların üst sınırı 10-15 yıl olduğu halde tutuklu yargılanan sanık yakınları ve bu manzaraya şahit olan binlerce insan bu görüntüye tepki gösterdi. “Adaletin bu mu dünya!” bir arabesk şarkı sözü olmaktan çıktı, bir isyan çığlığına dönüştü.
Bu vesileyle ceza yargılamasında, özellikle siyasi davalar özelinde tutuklama tedbirini ve etkin pişmanlık (itirafçılık) düzenlemesini yeniden konuşmak gerektiği kanaatindeyim. Siyasi dava nedir, hangi dava siyasi, hangi dava adlidir tartışmasına girmek istemiyorum, kısaca maşeri vicdanın siyasi olarak algıladığı, yargılama ve hüküm aşamaları siyaseti doğrudan ilgilendiren davalar siyasi davalardır bana göre. Dün görülmeye başlanan Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü davası da bir siyasi davadır. Çünkü hem kamuoyu algısı böyledir, hem de bu davada çoğu da tutuklu yargılanan ana muhalefet partisine mensup belediye başkanları nedeniyle Türkiye siyasetini daha yargılama aşamasında doğrudan etkilemektedir, haliyle hükümden sonra önemli siyasi sonuç doğuracaktır.
Yeri gelmişken ben bu siyasi davaların hukuki gibi gösterilmeye çalışarak yargı kurumunun daha fazla yıpratılmaması adına bu davaların kurulacak siyaset ihtisas mahkemelerinde görülmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Çünkü bu davalarda asıl amacın adaletin yerine getirilmesi değil, ülke hâkim siyasetinin ihtiyaçlarının giderilmesi olduğu anlaşılmaktadır. Cezaların da sanıkların hususi durumları ve siyasetteki ağırlıklarına göre ömür boyu siyasetten men, kısmen men, ülke dışına veya ülke içinde ücra bir yere sürgün şeklinde verilmesi daha uygun olur diye düşünüyorum. Böylece hem adli yargı siyasetin elinde yıpranmamış olur, hem de muhalif siyasetçiler hapis yatmak yerine sürgünde de olsa aileleri ile birlikte siyaset dışı mütevazı yaşamlarını özgürce sürdürebilir. Biliyorum bu olacak iş değil, biliyorum bu ülkemiz yargısına ağır bir eleştiri ama içine düştüğümüz durum karşısında 31 yıllık bir hukukçu olarak başka çare göremiyorum maalesef. Bu teklifimi absürt bulmayıp ciddiye alacaklar olursa belki siyaset mahkemesi üyeleri kimlerden oluşacak diye sorabilirler, iş o aşamaya gelirse onun da çaresi bulunur elbet, ancak şu kadarını söylemek isterim ki siyaset mahkemesinin üyeleri de ülkenin içi ve dış siyasetini iyi bilen ve ülkenin bekasını ve yüksek çıkarlarını düşünen (!) siyaset bilimciler olmalıdır herhalde.
Yukarıdaki paragrafı tiraji komik halimizin bir şakası olarak okuyup geçtiyseniz şimdi gelelim siyasi davalardaki tutukluluk hali ve itirafçılığa. Aziz İhsan Aktaş örgüt lideri ve 450 yıla kadar hapsi istenmesine rağmen nasıl tutuksuz yargılanıyor? Çünkü o bir itirafçı. Etkin pişmanlık suç örgütlerinin çökertilmesi için kanun koyucu tarafından düşünülmüş bir düzenleme, bu suç tipi için bir gereklilik. Çünkü bazı örgüt mensupları bu haktan yararlanıp örgüte ait gizli bilgileri soruşturma ve kovuşturma makamlarıyla paylaşırsa örgütün çökertilmesi kolaylaşır. Ancak tutukluluk gibi etkin pişmanlık da gereğinden fazla uygulanırsa, abartılırsa, bir nevi israf edilirse amacına hizmet etmediği gibi sulanır, adaletin değil zulmün aracına dönüşür. Mesela örgüt liderini itirafçı yapıp devletin özel himayesine mazhar bir kahramana dönüştürürseniz o da kendini adalet bakanı filan yerine koyarak durumunu soran gazetecilere “adalet mülkün temelidir” der. Ne hikmetse mülkün temeli olan adalet bu davada mülkün sadece sol yanına, CHP’ye çalışıyor. Aziz İhsan Aktaş’ın iş yaptığı Ak Partili belediye sayısı CHP’nin üç katı neredeyse ama maşallah hiçbir Ak Partili belediyeye rüşvet vermemiş Aziz Bey.
Tutuklamayı bir tedbir değil de peşin bir ceza olarak kullanmak, yargıyı da ve sonuçta vereceği kararı da yıpratır ve yıpratıyor da. Adli davalarda da tutuklu yargılama neredeyse bir kural haline getirilmiş ama özellikle muhaliflere yönelik siyasi davalardaki tutuklamalar, bir çeşit siyasi tasfiye olarak algılandığı için vicdanları kanatıyor, adalet duygusunu örseliyor. Ülkemizde bu satırların yazarı dâhil kimsede fikri takip alışkanlığı olmadığından tutuklu yargılanan sanıkların yüzde kaçının mahkûm olduğu sorgulanmıyor. Ancak bir ara bu oranın ülkemiz için % 50, Japonya için % 95 olduğunu okumuştum. Rakamlar eksik ya da fazla olabilir ama bir şu bir gerçek ki ülkemizde hiç gerekmediği halde tutuklu yargılama oranı çok yüksek.
Aynı şekilde son zamanlarda özellikle siyasi davalarda etkin pişmanlık hakkından yararlanan sayısında da büyük bir artış gözleniyor. Bu da bu davalardaki diğer somut delillerin itibarına gölge düşürüyor. Dosyada suçlamaya yeter başka somut delil yok da onun için mi bu kadar itirafa yükleniliyor diye düşünülüyor ister istemez. İtirafçıların bir nevi özel himayeye mahsus şahıslar statüsüne yükseltilip adeta kahramanlaştırılması da bundan mı?
Sonuç olarak tutuklama son çaredir, itiraf da ancak başka somut delillerle değerlendirilebilecek bir yan delildir. Hiç birinin aslı yoktur diyemeyiz belki ama tutuklama ve itirafçı beyanı asli delil değildir, bu konjonktürde pek yararı olmasa da tarihe not düşmek adına hatırlatmak isterim.