İnsanoğlu kendi basit ve gündelik çıkarları doğrultusunda tabiatın dengesini öyle bozdu ki küresel ısınma had safhaya çıktı, bazen aylarca yağmur yağmıyor, yağdığında da rahmet değil sel şeklinde gelip felakete yol açıyor. Birazcık kendi haline bıraksak yaratılışı gereği doğa kendini onarır. Korona döneminde sokağa çıkma yasağı uygulandığında hava pırıl pırıl oldu, çok uzaklardaki manzaralar yakına geldi. Ama insanoğlu adeta doğaya savaş açmış durumda ve ne yazık ki bu savaşın kaybedeni sadece doğa değil, doğaya bağlı tüm canlılar.
Doğaya karşı bu savaşın sonucu, depremler, seller ve orman yangınları şeklinde tezahür ediyor. Balık hafızalı ve vurdumduymaz bir toplum olduğumuz için doğanın isyanına aldırdığımız yok, ipin ucunu suya atmış gidiyoruz, bu gidişle başımıza daha büyük doğal felaketlerin geleceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yok.
Doğal lafın gelişi aslında, doğal değil yapay, yani tamamen bizim ürettiğimiz bir kriz bu. Ve marifetmiş gibi buna bir de fiyakalı bir ad koymuşuz, iklim krizi. Niye iklim krizi diyoruz, çünkü böyle söyleyince yükü tamamen tabiata, doğaya, inanca göre Allah’a kadere bağlıyoruz da ondan. Öyle ya bizim hiçbir suçumuz kabahatimiz yok, bütün suç durduk yere kapris yapan, triplere giren iklimde.
Ancak artık mızrak çuvala sığacak durumda değil, tabiattaki iklim krizinden sonra sosyal ve siyasal hayat da iklim krizine girdi. Neden? Çünkü aynen tabiata yaptığımız gibi sosyal ve siyasal hayatın dengeleri ve fay hatlarıyla da oynadık ve sonunda oradan da tehlikeli sinyaller gelmeye başladı. Fazla geriye gitmeye gerek yok, son 5-6 aydır siyasal hayatta yaşadıklarımıza bakınca siyasetin nasıl bir kriz içinde olduğu açıkça görülüyor.
İktidar ülkenin sorunlarına yürütme üzerinden çözüm üretemedikçe bütün yük yargıya bindi, yargı da bu yükün altında ezildikçe ezildi. Kamuoyu araştırmalarında her geçen gün yargıya güvenin azaldığı tespitine yer veriliyor. Yargı üzerinden siyasal sonuçlar kotarılmaya çalışıldıkça yargı da bir çeşit iklim krizine girdi. İktidar yargı üzerinden elini çekse tıpkı doğanın kendisini tamir etmesi gibi yargı da kısa sürede terazisini doğrultur ama olmuyor. El çekmek şöyle dursun iktidar bütün ağırlığı ile yükleniyor yargıya. Bu gidişle yargıda da deprem, sel ve orman yangınları gibi büyük felaketler göreceğiz. Şimdi gördüklerimiz henüz filmin fragmanı maalesef.
İklim krizinin tabiat ve siyasal hayattan başka bulaştığı bir alan da sosyal hayat… Siyaset toplumun dengesi ile öylesine oynadı ki temmuz ayında kar yağışına benzer olaylar olmaya başladı. Düşünsenize Konya Meram Hastanesinde bir kamu hastanesinde çalışan doktor, çıplaksın, teşhircisin dediği hastayı muayene etmedi, daha ötesi var mı? Böylesine absürt bir olay sadece doktorun bireysel tasarrufu ile sınırlı kalsaydı yargı gereğini yapsın, tabipler birliği soruştursun der geçerdik ama öyle olmadı. Dediğimiz gibi kriz sari bir hastalık gibi sosyal alanı da sarmış olduğundan kendisini herkesten daha dindar gören bir çok insan da bu doktorun arkasında durdu, onlara göre de bir doktor açık saçık giyinen birini muayene etmek zorunda değildi, oh iyi yapmıştı. Allah’ın emrine karşı gelmiş birini imanı kavi bir doktor muayene etmek zorunda mıydı? Bu tutumun 28 Şubatta başörtülüleri muayene etmeyen doktordan ne farkı var diye sorduğunuzda da cevap hemen hazır; onunla bunu karıştırma, başörtüsü Allah’ın emri.
Peki, her insanın sağlık hakkı yok mu, o ne olacak? Doktorların hiç kimseye hiçbir ayrım yapmadan her hastayı tedavi edeceklerine dair ettikleri Hipokrat yemini ne olacak? Bu düpedüz ayrımcılık suçu değil mi?
O da öyle çıplak gelmeseymiş, edep varmış, adap varmış. Doktorun bu eyleminin tıpta hukukta yeri olmadığı kesin de dinde yeri var mı? Yani doktor görevi ve göreve başlarken ettiği yemin gereği bu hastayı muayene etse günaha girer mi, benim bildiğim kadarıyla girmez ama muayene etmeyip zaten hasta olarak kendine başvuran genç bir kızı aşağıladığı, kovduğu için kalp kırmış ve günaha girmiştir, tövbe etmesi yetmez helallik de alması gerekir.
Arkasındaki desteğe bakıldığında bu bireysel bir savrulmuşluk değil cinnet geçirmeye ramak kalmış bir toplumun sosyal patlamadan önceki son kriz halidir. Bir doktor, bir kamu hastanesinde böyle bir cüret gösterebiliyorsa cesaret aldığı vasat hiç şüphesiz siyasal iktidarın sorumlusu olduğu sosyal iklimdir. Bu doktor katı din gayretiyle değil de laikçi bir kafayla hareket edip mesela başörtülü ya da çarşaflı birini muayene etmemiş olsaydı ne olurdu? Bugün muhtemelen elinde ters kelepçeyle teşhir edile edile adliyeye getirilir İBRETİ ÂLEM İÇİN TUTUKLANIRDI. Buradan sakın doktorun tutuklanmasını istiyorum gibi bir anlam çıkarılmasın, ben prensip olarak CMK gereği TUTUKLU YARGILAMAYA KARŞIYIM.
Gerçi bizde fikri takip diye bir şey de yok ama muhtemelen sayın doktor bu eyleminden dolayı ya ceza almaz ya da kamuoyu baskısı devam ederse basit bir ceza ile geçiştirilir.
İşte sayın iktidarımızın şaheseri bir sosyal iklim krizi. Son olarak size on puanlık bir uzmanlık sorusu; krizlerin sorumlusu ve hatta teşvikçisi bir iktidar bu krizleri çözebilir mi?