Türkiye’nin teknolojik bağımsızlığını konuştuğumuzda önümüze haklı olarak benzer başlıklar geliyor: AR-GE, yerli üretim, yüksek teknoloji, nitelikli insan gücü, savunma sanayii, çip üretimi, haberleşme sistemleri, yapay zekâ…
Bunların her biri önemli. Hatta Türkiye açısından bir tercih olmanın ötesinde zorunluluk.
Ancak meseleye mali pencereden baktığımızda eksik bıraktığımız bir halka var.
Türkiye’nin teknolojik bağımsızlık hedefinin sürdürülebilirliği, yalnız teknolojik kapasite oluşturmasına değil, bu kapasiteyi taşıyan işletmelerin mali dayanıklılığına da bağlıdır.
Çünkü teknolojik bağımsızlık, bir ürünü bir defa yerli olarak üretmek değildir.
Asıl mesele o ürünü geliştiren işletmenin beş yıl sonra da ayakta olması, ürünün ikinci ve üçüncü neslini geliştirebilmesi, yeni mühendisler istihdam edebilmesi, üretim kapasitesini artırabilmesi ve dünyadaki teknolojik değişime yetişebilmesidir.
İşte teknoloji meselesi tam burada mali bir meseleye de dönüşüyor.
TEKNOLOJİ ÜRETMENİN BİR MALİYETİ VAR.
Örneğin bir elektronik sanayii işletmesinin önündeki süreci düşünelim.
Önce AR-GE yapacak. Ardından makine, yazılım, test ve üretim altyapısına yatırım yapacak. Üretim için gerekli girdileri sağlayacak. Türkiye'nin henüz yerlileştiremediği kritik elektronik bileşenleri ithal edecek. Stok tutacak. Üretecek. Satacak. Alacak oluşacak. Ve en sonunda tahsilat yapacak.
Yani kabaca şöyle bir zincirden söz ediyoruz:
AR-GE - yatırım - girdi - stok - üretim - satış - alacak - tahsilat - nakit
Dikkat edilirse şirket bu zincirin neredeyse tamamında para harcıyor. Para ise çoğunlukla zincirin sonunda şirkete geri dönüyor.
Peki şirketin kendi yarattığı kaynak bu süreci finanse etmeye yetmiyorsa ne olacak?
Borçlanacak.
Bu defa finansman maliyeti, borcun vadesi ve dövizle alınan girdiler nedeniyle kur riski devreye girecek.
İşte burada ilk bakışta çelişkili görünen bir sonuçla karşılaşabiliriz:
Bir işletme teknolojik olarak gelişirken mali olarak zayıflayabilir.
Yeni fabrika açılmış olabilir. AR-GE harcamaları artmış olabilir. Ciro büyümüş olabilir. Üretim kapasitesi yükselmiş olabilir.
Ama aynı dönemde şirketin borçluluğu hızla artıyor, özkaynağı zayıflıyor ve faaliyetlerinden yarattığı nakit yaptığı yatırımı taşıyamıyorsa önümüzde başka bir sorun vardır.
O halde yalnızca “Ne kadar yatırım yaptık?” diye sormak yetmez.
Bir soru daha sormamız gerekir:
Bu yatırımı hangi mali yapıyla yaptık ve bu yapı yatırımı sürdürülebilir biçimde taşıyabiliyor mu?
TEŞVİK VERDİK FABRİKAYI KURDUK. YA SONRA?
Mesele yalnız şirket yönetimlerini ilgilendirmiyor. Aynı zamanda bir sanayi politikası meselesi.
Türkiye yıllardır yatırım, AR-GE, teknoloji geliştirme, ihracat ve yerlileşme için çeşitli destek mekanizmaları oluşturuyor.
Bir teşvikin başarısını da doğal olarak bazı sonuçlarla ölçüyoruz.
Yatırım gerçekleşti mi? Üretim başladı mı? AR-GE harcaması arttı mı? Ürün yerlileştirildi mi? İhracat yapıldı mı? İstihdam oluştu mu?
Bunların tamamı doğru sorular.
Fakat bunların yanına bir soru daha eklememiz gerektiğini düşünüyorum:
Desteklenen işletme yatırım sonrasında mali dayanıklılığını koruyabildi mi?
Kamu desteğiyle teknolojik kapasite oluşturduğumuz bir işletme birkaç yıl sonra işletme sermayesi sıkıntısına düşüyor, yüksek borçlulukla karşılaşıyor veya yeni AR-GE yatırımlarını finanse edemiyorsa, ilk yatırımın yapılmış olması tek başına yeterli değildir.
Çünkü bizim ihtiyacımız yalnız yatırım değil, kalıcı üretim kapasitesidir.
Bir teşvikin gerçek başarısı bana göre açılış kurdelesi kesildiğinde değil, o yatırım yıllar sonra kendi ayakları üzerinde büyümeye devam edebildiğinde ortaya çıkar.
MALİ DAYANIKLILIK TEKNOLOJİ POLİTİKASININ DIŞINDA DEĞİLDİR
Burada yanlış anlaşılabilecek bir noktayı da ayırmak gerekiyor.
Mali dayanıklılığı teknoloji politikasına eklemek, devletin şirketlerin bilançosunu yönetmesi anlamına gelmez.
Ama kamu kaynağıyla oluşturulan teknolojik kapasitenin sürdürülebilir olup olmadığını takip etmek başka bir şeydir.
Bunun için yüzlerce mali oran üretmeye de gerek yok.
Beş temel alana bakılabilir.
İşletme sermayesi: Şirket teknolojik büyümenin yarattığı stok, üretim ve alacak döngüsünü taşıyabiliyor mu?
Finansman yapısı: Yatırım giderek artan borçla mı finanse ediliyor, yoksa şirket kendi mali kapasitesini de geliştirebiliyor mu?
Nakit üretme kapasitesi: Yapılan yatırım ve oluşturulan teknoloji, sonunda sürdürülebilir faaliyet nakdi yaratabiliyor mu?
Büyümenin mali kalitesi: Satışlar büyürken kâr, nakit ve özkaynak da güçleniyor mu?
Teknoloji yatırımının sürdürülebilirliği: AR-GE ve yatırım temposuyla bunları finanse etme kapasitesi arasında sağlıklı bir ilişki var mı?
Bu soruları sorduğumuzda artık yalnızca bir şirketin bilançosunu incelemiyoruz.
Aslında çok daha büyük bir sorunun cevabını arıyoruz:
O şirketin oluşturduğu teknolojik kapasite ekonomik olarak sürdürülebilir mi?
Teknolojik yatırım devam ederken işletme sermayesi giderek bozuluyorsa, borçluluk yükseliyor, faaliyetlerden yaratılan nakit yatırım temposunun gerisinde kalıyor, satış büyümesine rağmen özkaynak zayıflıyorsa bunlar teknolojik kapasitenin mali taşıyıcısında oluşan gerilimin işaretleri olabilir.
Bu nedenle sanayi politikası yalnız bugünkü üretim kapasitesini değil, yarının üretim kapasitesini tehdit eden mali eğilimleri de izleyebilmelidir.
TEKNOLOJİK BAĞIMSIZLIĞIN EKONOMİK TAŞIYICISI KİM?
Burada büyük bakmalıyız.
Türkiye kritik teknolojilerde dışa bağımlılığını azaltmak istiyor. Daha fazla AR-GE yapmak istiyor. Daha yüksek katma değerli ürünler üretmek istiyor. İhracatın teknolojik niteliğini yükseltmek istiyor.
Bunların hepsi doğru hedefler.
Fakat teknolojiyi laboratuvar üretmez.
Laboratuvar teknolojiyi geliştirir.
Teknolojiyi sürekli üretim kapasitesine dönüştüren, istihdam yaratan, yeni yatırım yapan, ihracat gerçekleştiren ve bir sonraki AR-GE döngüsünü finanse eden ekonomik birimler işletmelerdir.
O halde teknolojik bağımsızlığın ekonomik taşıyıcılarının mali yapısını teknoloji politikasının dışında bırakamayız.
Bugünkü zinciri kabaca şöyle:
Teşvik - yatırım - teknoloji - üretim - ihracat
bence şöyle olmalı:
Teşvik - yatırım - teknoloji - mali dayanıklılık - büyüyen üretim kapasitesi - ihracat
Mesele biraz da burada düğümleniyor.
Türkiye’nin yalnızca “Hangi teknolojiyi üreteceğiz?” sorusuna cevap vermesi yetmez.
Bir soru daha sorması gerekiyor:
“Bu teknolojiyi üreten ekonomik yapıyı nasıl kalıcı hale getireceğiz?”
Çünkü teknolojik bağımsızlık bir ürün değil, süreklilik meselesidir.
Bugün üretebilmek kadar yarın geliştirebilmek, yarın geliştirebilmek kadar ertesi gün dünyayla rekabet edebilmek gerekir.
Bunun için mühendislik kapasitesi gerekir. AR-GE gerekir. Kamu politikası gerekir. Yerli üretim gerekir.
Ama bunların üzerinde yükselen işletmelerin de mali olarak dayanıklı olması gerekir.
Teknolojik bağımsızlık yalnız teknolojik kapasite meselesi değildir; bu kapasiteyi üreten işletmelerin mali dayanıklılığı sağlanmadan sürdürülebilir değildir.