Tarih bazen kendini tekrar etmez ama kafiyeli konuşur.
Yıl 1875…
Osmanlı Devleti borçlarını ödeyemiyor. 1854 Kırım Savaşı'yla başlayan dış borçlanma, yıllar içerisinde borcun borçla çevrildiği bir düzene dönüşmüş. Devlet borçlanıyor, eski borcun faizini ödüyor; tekrar borçlanıyor, yeniden faiz ödüyor.
Üretim kapasitesi artmıyor ama borç büyüyor.
Sonunda çark dönmez hale geliyor.
6 Ekim 1875'te Ramazan Kararnamesi ilan ediliyor. Osmanlı, alacaklılarına borçlarının ancak yarısını nakit ödeyebileceğini, kalan yarısı için yeni tahvil vereceğini açıklıyor.
Bir yıl sonra o da mümkün olmuyor. 1876'da dış borç ödemeleri tamamen duruyor.
Devlet iflasın eşiğine geliyor.
Tam da o yıllarda İstanbul'da başka bir hikâye yaşanıyor.
SİMONOVİÇ'İN HİKÂYESİ
Osmanlı Bankası sıradan bir banka değil.
İngiliz ve Fransız sermayesiyle kurulmuş, sahip olduğu imtiyazlarla dönemin merkez bankası fonksiyonlarını yerine getiren bir kurum. Bankanın veznedarlarından Mıgırdıç Simonoviç ise Galata Borsası'nda spekülasyon yapıyor.
Önce kendi parasıyla yapıyor. Sonra bankanın kasasından para alıyor.
Mantığı basit:
Borsada kazanacak, aldığı parayı yerine koyacak.
Ama yine kaybediyor. Bu defa daha fazla para alıyor. Yine kaybediyor.
Böylece yaklaşık beş yıl süren bir döngü ortaya çıkıyor:
Zarar et, kasadan para al, borsaya yatır, yeniden zarar et, yeniden kasadan para al
Olay ortaya çıktığında bankanın uğradığı toplam zararın yaklaşık 95 bin Osmanlı lirasına ulaştığı anlaşılıyor.
Simonoviç yalnızca nakit para almamış; banka bünyesindeki tahviller de bu sistemin içine girmişti.
Osmanlı Bankası skandalının büyüklüğü ve beş yıl boyunca fark edilememiş olması dönemin basınında geniş yankı buldu. 1875'te görülen dava da Osmanlı'nın ilk büyük banka yolsuzluğu vakalarından biri olarak tarihe geçti.
Manzara şu:
Bir tarafta zararını yeni parayla kapatmaya çalışan Simonoviç…
Diğer tarafta eski borcunu yeni borçla çevirmeye çalışan Osmanlı maliyesi.
Biri banka zimmeti, diğeri bir devletin borç krizi. Ölçekleri ve hukuki nitelikleri aynı değil.
Ancak ikisinin de arkasındaki anlayış bize önemli bir şey söylüyor:
Üretmeden para yaratmaya çalışan sistem, bir noktadan sonra kendi borcunu üretmeye başlar.
BORÇ EKONOMİSİNİN SON DURAĞI
1875 moratoryumu sorunu çözmedi. Osmanlı maliyesinin yapısal problemi artık ertelenemiyordu.
Önce 1879'da Rüsûm-ı Sitte, ardından 1881'de Muharrem Kararnamesi geldi.
Ve Düyûn-u Umûmiye kuruldu.
Artık mesele yalnızca Osmanlı'nın ne kadar borcu olduğu değildi. Mesele, Osmanlı'nın gelirlerini kimin yöneteceğiydi.
Tuzdan tütüne, damga vergisinden alkollü içkilere kadar çeşitli gelirler borçların ödenmesi amacıyla alacaklıların temsil edildiği ayrı bir idarenin kontrolüne bırakılmıştı.
Borç meselesi böylece egemenlik meselesine dönüşmüştü.
Çünkü ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir devlet siyasi bağımsızlığını da zamanla kaybeder.
MİLLÎ İKTİSAT ARAYIŞI
20. yüzyılın başına gelindiğinde Osmanlı aydınları ve siyasetçileri bu tablonun yarattığı sonucu artık açık biçimde görüyordu. Özellikle İttihat ve Terakki döneminde “Millî İktisat” düşüncesi güç kazandı.
Kapitülasyonların kaldırılması, yabancı ekonomik imtiyazların sınırlandırılması, yerli girişimcinin desteklenmesi ve millî bir sermaye sınıfının oluşturulması yönünde önemli adımlar attı ve nihayet Düyûn-u Umûmiye’yi askıya aldı. Artık temel mesele siyasi bağımsızlıkla beraber ekonomik bağımsızlık, sanayileşmek ve üretmekti. Kendi tüccarını, sanayicisini, bankasını yaratmaktı.
Osmanlı'nın son döneminde başlayan bu arayış Cumhuriyet'le beraber çok daha kapsamlı bir ekonomik programa dönüşecekti.
CUMHURİYET'İN CEVABI: ÜRETMEK
Yeni Cumhuriyet'in devraldığı ülke sanayileşmiş bir ülke değildi. Sermaye birikimi zayıftı. Teknoloji yetersizdi. Özel sektörün büyük sanayi yatırımlarını tek başına gerçekleştirecek gücü sınırlıydı.
1929 Büyük Buhranı da piyasanın her sorunu kendiliğinden çözeceği düşüncesini dünya çapında sarsmıştı. Türkiye'nin cevabı devletçilik oldu.
Ama Cumhuriyet devletçiliği özel girişimi ortadan kaldıran bir model değildi.
Devletin özel sektörün yapamadığı veya sermayesinin yetmediği alanlarda yatırımcı, üretici, finansör ve planlayıcı olarak ekonomiye girmesiydi.
1933'te Sümerbank kuruldu. 1934'te Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı yürürlüğe girdi.
1935'te Etibank ve MTA kuruldu. Dokuma, maden, kâğıt, kimya, cam, seramik, demir-çelik…
Türkiye daha önce ithal ettiği temel malları kendi ülkesinde üretmenin peşine düştü. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı temel tüketim mallarının yurtiçinde üretilmesini hedefliyor; büyük sermaye ve teknoloji gerektiren yatırımlarda devleti öncü konuma yerleştiriyordu. Sümerbank ve ardından Etibank bu politikanın temel kurumları oldu.
Bunun Bursa'daki karşılığını çok iyi biliyoruz.
Merinos.
1935'te temeli atılan Bursa Merinos Fabrikası 1938'de üretime geçti. Gemlik Suni İpek Fabrikası kuruldu. Merinos yalnızca bir fabrika değildi. Elektrik santrali vardı. Atölyeleri vardı. Hastanesi vardı. İşçisi vardı. Mühendisi vardı. Üretimi vardı.
Yani para, paradan para kazanmak için değil; fabrika, makine, teknoloji, istihdam ve üretim kapasitesi yaratmak için kullanılıyordu. Bursa Merinos ve Gemlik yatırımları Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı'nın Bursa'daki somut uygulamalarıydı.
Cumhuriyet'in ekonomik bağımsızlık anlayışının özü buydu. 1980 yılına kadar Cumhuriyet devriminin kurumları tüm siyasi zikzaklara rağmen etkisini sürdürdü.
SONRA 24 OCAK GELDİ
Türkiye'nin ekonomisinde en önemli kırılma 24 Ocak 1980 kararları oldu.
Türkiye giderek ithal ikameci, korumacı ve kamunun ağırlığının yüksek olduğu ekonomik modelden dışa açık, ihracat odaklı ve piyasa mekanizmasını merkeze alan yeni bir modele yöneldi.
12 Eylül sayesinde bu program daha rahat uygulanabildi.
1980'ler boyunca finansal serbestleşme arttı. 1989'da sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle yeni bir aşamaya geçildi. Türkiye artık başka bir ekonomik dünyanın içindeydi.
Devletin ekonomideki üretici rolünün küçültülmesi, özelleştirmeler, finansal piyasaların büyümesi, uluslararası sermaye hareketlerinin serbestleşmesi ve piyasanın kaynak dağılımındaki rolünün güçlenmesi bu yeni dönemin temel özellikleri oldu.
Bu model yalnız Türkiye'ye özgü değildi.
Dünyada “neoliberalizm” olarak adlandırılan dönüşümün Türkiye'deki karşılığıydı.
12 Eylül Amerikancı darbenin Turgut ÖZAL eliyle ülkemizde kuruduğu bu neoliberal sistem Türkiye'nin son kırk yılına baktığımızda karşımıza ilginç bir kronoloji çıkarıyor.
BANKERLERDEN BANKALARA, BANKALARDAN FONLARA
1982…
Bankerler Krizi.
Yüksek faiz vaatleriyle tasarruflar banker sistemine akıyor. Sistem çöküyor. Binlerce insan parasını kaybediyor.
Ardından 1980'lerin meşhur:
Hayali ihracat dosyaları.
1994…
Büyük ekonomik kriz.
Aynı yıllarda:
İSKİ skandalı.
Civangate.
1998…
Türkbank ihalesi.
1999–2001…
Türkiye'nin yakın tarihinin en ağır bankacılık facialarından biri. Egebank. Etibank. Bank Kapital. Yurtbank. İktisat Bankası. Ve diğerleri…
Bankalar TMSF'ye devrediliyor. Türkiye literatürüne yeni bir kavram yerleşiyor:
“Banka hortumlamak.”
Ardından Şubat 2001 krizi. Ekonomi çöküyor. Bankacılık sistemi yeniden yapılandırılıyor.
Fakat hikâye bitmiyor.
2003:
İmar Bankası.
2008:
Küresel finans krizi.
2013:
17–25 Aralık soruşturmaları ve Reza Zarrab dosyası.
Burada hukuki ayrımı yapmak gerekir: Türkiye'deki 17–25 Aralık soruşturmaları daha sonra takipsizlikle sonuçlandı ve hükümet bu süreci FETÖ operasyonu olarak nitelendirdi.
2018:
Kur krizi.
Aynı dönemde:
Çiftlik Bank.
2021:
Thodex.
2023:
Seçil Erzan ve yüksek getirili “gizli fon” davası.
Ve geldik 2026'ya.
YİNE FON
Sermaye Piyasası Kurulu'nun 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildi.
Merkezi Kayıt Kuruluşu verilerine göre bu fonlarda:
455 bin 758 tekil yatırımcı var.
Rakam SPK'nın 23 Eylül 2026 tarihli resmi açıklamasından.
Ortaya çıkan tablo bize başka bir tartışmayı açıyor.
150 yıl önce Simonoviç'in elinde tahvil vardı.
Bugün yatırımcının elinde fon var.
Dün Galata Borsası vardı.
Bugün ekranımızdaki yatırım uygulamaları var.
Dün banker vardı.
Bugün portföy yönetim şirketleri, kripto platformları ve yüzlerce farklı finansal araç var.
Teknoloji değişti.
Kurumlar değişti.
Finansal ürünler değişti.
Fakat bir soru değişmedi:
Para nereye gitti?
PARADAN PARA MI, ÜRETİMDEN DEĞER Mİ?
Burada meseleyi yalnızca ahlâka indirgersek büyük resmi kaçırırız. Elbette dolandırıcının olduğu yerde hukuk çalışmalıdır. Bankayı boşaltanın hesabı sorulmalıdır. Piyasayı manipüle eden cezalandırılmalıdır. Yatırımcının parasını koruyacak güçlü denetim mekanizmaları kurulmalıdır.
Ama bunların hiçbiri tek başına ekonomik model tartışmasını ortadan kaldırmaz.
Türkiye bugün yüksek faiz, yüksek finansman maliyeti, kur baskısı, işletme sermayesi ihtiyacı ve üreticinin finansmana erişim problemiyle karşı karşıya.
Sanayici parasını fabrikaya yatırdığında yıllarca beklemek zorunda.
Makine alacak. İşçi çalıştıracak. Enerji ödeyecek. Vergi ödeyecek. Finansman bulacak.
İhracat pazarı arayacak. Tahsilat yapmaya çalışacak.
Buna karşılık finansal sistem zaman zaman çok daha kısa vadede çok daha yüksek getiri beklentileri yaratabiliyor.
O zaman ekonomik sistemin temel sorusu ortaya çıkıyor:
Sermayeyi üretime mi yönlendireceğiz, finansal getiri arayışına mı?
Türkiye'nin yeni bir ekonomik model tartışmasına ihtiyacı varsa, tartışmanın merkezine bu soruyu koymak gerekiyor.
YENİDEN DEVLETÇİLİK AMA 1930'UN KOPYASI DEĞİL
Burada devletçilik deyince 1930'lara dönelim, bütün fabrikaları devlet kursun demiyorum.
2026 Türkiye'si ile 1930 Türkiye'si aynı ülke değil. Bugün güçlü bir özel sektörümüz var.
Sanayicimiz var. İhracatçımız var. Teknoloji şirketlerimiz var. Üniversitelerimiz var. Yetişmiş insan gücümüz var.
Ama devletin yeniden planlayan, yönlendiren, yatırım yapan ve stratejik sektörlerde risk alan bir aktör olması gerekiyor.
Nasıl Olacak?
Enerjide. Savunmada. Tarımda. Gıda güvenliğinde. Petrokimyada. İlaçta. Yarı iletkende.
Yapay zekâda. Makine sanayisinde. Madencilikte. Demiryollarında. Yüksek teknolojide.
Devlet gerektiğinde üretici olacak. Özel sektörle ortaklık kuracak. Kooperatifleri destekleyecek.
Kalkınma bankacılığıyla uzun vadeli ve ucuz yatırım finansmanı sağlayacak.
Üniversiteyle sanayiyi buluşturacak. İthal edilen stratejik ürünlerin hangilerinin Türkiye'de üretilebileceğini planlayacak. Kamu alımlarını yerli üretimi geliştirmek için kullanacak.
Finans sistemini spekülasyonu büyütmek için değil, üretimi finanse etmek için yeniden düzenleyecek.
Cumhuriyet'in Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı da kendi döneminin koşullarında tam olarak bunu yapmaya çalışmıştı: ithal edilen temel malların yurtiçinde üretilmesini sağlamak, büyük sermaye ve teknoloji isteyen alanlarda kamu öncülüğünü kullanmak ve özel girişimle birlikte bir sanayi yapısı oluşturmak.
MORATORYUMDAN BUGÜNE
1875'te Osmanlı'nın sorusu şuydu:
“Borcu nasıl ödeyeceğiz?”
1881'de soru değişti:
“Gelirlerimizi kim yönetecek?”
1930'larda Cumhuriyet devrimi başka bir soru sordu:
“Kendimiz neyi nasıl üretebiliriz?”
Bugün yeniden o soruya dönmenin zamanı.
Çünkü ekonomik bağımsızlık yalnız Merkez Bankasının kasasındaki döviz değildir.
Ekonomik bağımsızlık: Enerjini üretebilmektir. Gıdanı üretebilmektir. Makinenin makinesini yapabilmektir. Teknolojini geliştirebilmektir. İlacını üretebilmektir. Madenini işleyebilmektir.
Ve dünyaya kilogramı birkaç dolarlık değil, yüksek katma değerli ürün satabilmektir.
Simonoviç'in üzerinden yaklaşık 150 yıl geçti.
Osmanlı Bankası'nın kasasındaki altınların yerini dijital hesaplar aldı.
Galata Borsası'nın yerini devasa finans piyasaları aldı.
Bankerlerin yerini çok daha karmaşık finansal kurumlar aldı.
Ama ekonominin kanunu değişmedi:
Bir milletin zenginliği ekrandaki rakamlardan değil, üretimden gelir.
Türkiye'nin önündeki çıkış yolu yeni bir finansal sihirbazlık değildir.
Yeni bir fon değildir. Yeni bir borçlanma modeli değildir. Yeni bir kısa vadeli para hareketi hiç değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir ÜRETİM DEVRİMİDİR.
Kamunun stratejik öncülüğünü, özel sektörün dinamizmini, bilimi, teknolojiyi, planlamayı ve kalkınma bankacılığını aynı hedefte birleştiren yeni bir devletçilik anlayışıdır.
Çünkü 150 yıllık tarih bize aynı şeyi tekrar tekrar söylüyor:
Parayı çoğaltabilirsiniz. Borcu çevirebilirsiniz. Tahvil çıkarabilirsiniz. Fon kurabilirsiniz.
Ama üretmeden kalkınamazsınız.