Suriye’deki son gelişmeler üzerine Kürtlerin morali çok bozuk, Suriye’de kazanım dedikleri ne varsa bir bir kaybettiler/ediyorlar. Amerika ile ortak oldukları düşüncesi kendi hayal dünyalarının bir ürünüymüş, bunu Amerika’dan birinci ağızdan öğrendiler. İsrail de yardım taleplerine kulaklarını tıkadı. Kendileri açısından acı ama gerçek bu. Bunları buraya zaten morali bozuk Kürt kardeşlerimizin moralini biraz daha bozmak kastıyla yazmıyorum. Şimdilerde moda olduğu şekliyle “veyl mağluba (yazıklar olsun mağluba)” korosuna katılıp, olan biten her ne varsa tamamen Kürtlerin kendi hatası, kendileri ettiler kendileri buldular, Amerika’ya güvenilmeyeceğini bilmiyorlar mıydı demiyorum. Zira Suriye Kürtleriyle duygudaşlık bağı olan kardeşlerimi incitmek istemem, bu cümleleri çok daha fazlasıyla eden hatta üstüne bir de bayram eden, zafer naraları atan yeterince yurdum insanı var zaten bana hacet yok.

Suriye’yi ve Suriye Kürtlerinin durumunu daha çok konuşup yazacağız ama bugün ben burada bu gelişmelerden Türkiye’de yürütüldüğü söylenen Kürtlerle barış Sürecinin nasıl etkileneceğini tartışmak istiyorum. Bilindiği üzere yeni barış süreci Suriye’deki gelişmeler üzerine başlatılmıştı, acaba şimdi de başladığı gibi yine Suriye’deki gelişmeler üzerine mi bitecek?

PKK madem Suriye’de istediğimiz olmuyor o halde bu sürece niye devam edelim ki diye sorabilir mi?

Aynı şekilde Türkiye madem Suriye’de bizim istediğimiz oldu o halde PKK ile bu süreci niye devam ettirelim ki, der mi?

Kabul etmek gerek ki gelinen konjonktürde bu risk var. Zaten tabir caizse topal takaz giden süreç iyice tıkanmak üzere.

Ama Suriye’deki gelişmelerden bağımsız olarak Türkiye’de başlatılan bu süreç sürmeli çünkü buna Türkiye'nin ve Türkiye’de yaşayan Kürtlerin ihtiyacı var. Hatta bana göre Suriye’de de Kürtlerin daha rahat ve huzurlu yaşayabilmesi buna bağlı. Kurulan komisyonun adı neydi hatırlayalım; milli dayanışma kardeşlik ve demokrasi komisyonu. Komisyona demokrasi ilavesi de CHP’nin teklifi ve ısrarıyla olmuştu. Çünkü cumhur ittifakına ve sürecin diğer ortakları DEM Parti ve Öcalan’a göre de bu sürecin yürütülmesi için şimdilik demokrasiye ihtiyaç yoktu. O yüzden Selahattin Demirtaş ısrarla içeride ve sürecin dışında tutulmuştu.

Öcalan’la gelinecek yere gelindi, alınacak yol alındı, bundan sonra Öcalan’ın yapacağı bir şey kalmadı. Gerçi silah bırakmaz denilen örgüt silah bıraktı, hatta temsili olarak yaktı, kendini feshetti ama bunların yeterli olmadığı görüldü. Öcalan’ın talimatına rağmen Suriye’de SDG silah bırakıp merkezi hükümete dâhil olmayı kabul etmedi, konjonktürü müsait görüp 10 Mart mutabakatına da uymadı, sonuçta olan oldu, Amerika desteğini çekip tercihini Şara yönetiminden yana kullanınca boşa düştüler. 10 Mart anlaşmasından daha ağır şartlarda bir barışa zorlandılar.

Anlaşıldı ki ruhani karizmatik önderliğin gücü buraya kadar, tek adam kültü ile buraya kadar. Öcalan çok yerinde bir tespitle silahlı mücadelenin devri geçti artık siyaset zamanı dedi ama siyasi mücadeleyi verebilecek Demirtaş’ın tahliyesine de yeşil ışık yakmadı. AİHM kararına rağmen Selahattin Demirtaş bir çeşit siyasi rehine olarak hapiste tutulmaya devam ediyor. DEM parti de sürecin selameti için Selahattin Demirtaş adını ağzına almıyor. Abdullah Öcalan Dem Parti’nin fiili genel başkanı olarak süreci buraya kadar getirdi ama bana göre bundan öte götürmesi mümkün değil. Milli dayanışma ve kardeşlik demokrasi olmadan olmaz çünkü. Bundan sonra Kürtler başta Türkiye olmak üzere bulundukları her ülkede sosyal, kültürel bütün hakları siyasi yoldan talep etmek zorundadır. Bunun için de tabanda desteği % 80’ler seviyesinde olan Selahattin Demirtaş’ın yeniden sahne alması şart.

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti devleti de milli dayanışma ve kardeşliğin tesissi için demokrasinin vazgeçilmez bir gereklilik olduğunu hatırlamalı, başkalarının zaferini ve kazanımlarını sahiplenmek yerine kendi vatandaşlarını sahiplenmelidir. Sürekli gündemde tutulmaya çalışılan demokratik bir anayasa için Kürtlerin desteği gerekiyorsa-ki gerekiyor- demokratik siyasetin yolu açılmalı. Öcalan’ın umudu kadar Selahattin Demirtaş’ın hak ettiği hürriyet de dikkate alınmalı.