Bazı çalışmalar vardır; yapıldığı gün kıymetlidir ama zaman geçtikçe çok daha anlamlı hâle gelir.
Abdülkerim Baştürk'ün 1994 ekonomik krizini incelediği tez çalışması da bunlardan biri.
Bu çalışmayı daha önce izlemiştim. Başarılı bulmuştum. Fakat bugün yeniden izlediğimde, Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar nedeniyle çok daha başka bir anlam taşıdığını gördüm.
Baştürk, 1994 krizini yalnızca birkaç yanlış ekonomik kararın sonucu olarak ele almıyor. Krizin köklerini 24 Ocak 1980 kararlarıyla şekillenen ekonomik düzende arıyor. Serbest piyasa politikaları, dövizin serbestleşmesi, özelleştirmeler ve Türkiye ekonomisinin dışa açılma biçimi üzerinden meseleyi bir "sistem krizi" olarak tartışıyor.
Bence çalışmanın en değerli taraflarından biri de bu.
Çünkü Türkiye'de ekonomik krizleri çoğu zaman krizin yaşandığı yılın faizine, döviz kuruna, bütçe açığına veya iktidarına bakarak açıklamaya çalışıyoruz. Oysa bazen kriz dediğimiz şey, yıllar önce kurduğunuz ekonomik düzenin gecikmiş faturasıdır.
Abdülkerim Baştürk'ü bu nedenle kutlamak gerekiyor.
Baştürk'ün Bursa Büyükşehir Belediyesi'nde, Alinur Aktaş'ın başkanlığı döneminde önce Özel Kalem Müdürlüğü, ardından Dış İlişkiler Dairesi Başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunmuş olması da ayrıca dikkat çekici.
Burada Alinur Aktaş'ın da hakkını teslim etmek gerekir.
Yerel yönetimlerde liyakat tartışmalarının hiç bitmediği bir ülkede, akademik çalışma yapan, araştıran, meseleleri tarihsel ve ekonomik bağlantılarıyla değerlendirebilen bürokratların kamuda görev alması önemlidir. Siyasetçinin görevi, bulunduğu kuruma nitelikli insanları kazandırabilmektir.
Çalışmanın benim açımdan bir başka dikkat çekici tarafı ise Bursa iş dünyasının iki önemli ismine söz verilmiş olması.
İbrahim Burkay ve Özer Matlı.
Bugün BTSO seçimlerinin ardından iki isim farklı siyasi ve ekonomik tartışmaların içerisinde değerlendiriliyor olabilir. Ancak doğru söze, kimin söylediğine bakmadan doğru demek gerekir.
İbrahim Burkay'ın çalışmadaki üretim ekonomisi vurgusu son derece kıymetli.
Burkay'ın özünde söylediği şey çok basit ama bir ülkenin bütün ekonomik hikâyesini anlatabilecek kadar önemli:
Ürettiğinizden fazlasını tüketirseniz cari açık verirsiniz. Bu açık devam ettikçe büyür ve sonunda ekonominin yapısal sorunlarından biri hâline gelir.
Özer Matlı ise 24 Ocak kararlarının Türk sanayicisi üzerindeki etkisini son derece çarpıcı bir benzetmeyle anlatıyor.
Türkiye'nin henüz yeterince gelişmemiş sanayisini bir anda uluslararası rekabete açmayı, "emeklemeyi yeni öğrenen çocuğu buz pistine çıkarmaya" benzetiyor.
Özelleştirmeler konusunda yaptığı benzetme de aynı ölçüde düşündürücü: Yıllarca oluşturduğunuz ekonomik varlıkları bir anda elden çıkarmak, 18 yaşına gelen çocuğunuza bütün şirketi teslim etmek gibi.
Matlı'nın bu değerlendirmelerini de son derece değerli buluyorum.
Fakat bütün bunlar bizi daha büyük bir soruya götürüyor:
24 Ocak 1980'de kurulan ekonomik düzen yanlışsa, yerine ne koyacağız?
Benim için meselenin düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.
İl Başkanlığı yaptığım dönemde Bursa'da üretim kurultayları düzenlemiştik. Sanayiciler, üreticiler ve akademisyenler bu çalışmalara katkı sağlamıştı.
Farklı sektörlerden, farklı deneyimlerden gelen insanların tartışmaları bizi aynı noktaya götürmüştü:
24 Ocak 1980 sonrasında kurulan ekonomik düzen sürdürülebilir değildir. Türkiye yeniden üretim ekonomisine dönmek zorundadır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın daha sonra açıkladığı Türkiye Ekonomi Modeli'nde bu gerçeğe ilişkin önemli bir farkındalık vardı.
Üretim, yatırım ve istihdam yeniden ekonomik söylemin merkezine girdi.
Ancak modelin temel bir problemi olduğunu düşünüyorum.
Üretimi değil, ihracatı esas hedef hâline getirmek.
Aradaki fark küçük gibi görünebilir.
Aslında çok büyüktür.
Bir ekonomik modelde esas hedef ihracat rakamını artırmak olduğunda, uygulayıcı açısından hedefe ulaştıran en kolay yol tercih edilmeye başlanır.
Üretim kapasitesini geliştirmek zordur.
Yeni fabrika gerekir.
Teknoloji gerekir.
Nitelikli insan gücü gerekir.
Finansman gerekir.
Planlama gerekir.
Zaman gerekir.
Oysa ithal ara malını getirip işleyerek yeniden ihraç etmek çok daha kolaydır.
Sonuçta ihracat rakamınız artabilir ama aynı zamanda ithalatınız da büyür.
Böylece karşınıza ithalata dayalı ihracat modeli çıkar.
Bu nedenle denklem tersine çevrilmelidir.
Türkiye'nin hedefi ihracat değil üretim olmalıdır.
İhracat ise güçlü bir üretim ekonomisinin doğal sonucu olmalıdır.
Fakat burada haklı bir soru karşımıza çıkar:
Ürettiğini satamadıktan sonra üretmenin ne anlamı var?
İşte ekonomi ile dış politikanın birbirinden ayrılamayacağı nokta burasıdır.
Bir ülkenin üretim stratejisi varsa pazar stratejisi de olmak zorundadır.
Pazar stratejisi varsa dış politika devreye girer.
Dış politika devreye girdiğinde ise jeopolitik ve jeostrateji masaya gelir.
Türkiye'nin çevresinde yeni ekonomik soluk boruları açması gerekiyor.
Komşularıyla ve bölge ülkeleriyle enerji, ulaştırma, ticaret, finans ve üretim alanlarında uzun vadeli ekonomik işbirlikleri kurması gerekiyor.
Üreticinin önüne yalnız Batı pazarlarını değil; Rusya'dan Çin'e, Orta Asya'dan Kafkasya'ya, İran'dan Körfez'e kadar genişleyen yeni ekonomik alanları koymak gerekiyor.
Ve bu yolun bizi götürdüğü stratejik kavramın adı açıktır:
AVRASYA.
Dünya artık 1990'ların tek kutuplu dünyası değil.
Çok kutuplu yeni bir dünya kuruluyor.
Türkiye'nin bu değişimi yalnız dış politika açısından değil, ekonomik modeli açısından da okuması gerekiyor.
Avrasyacılık bu nedenle yalnızca bir dış politika tercihi değildir.
Doğru kurulduğunda üretim ekonomisinin pazar sorununa cevap verebilecek bir ekonomik işbirliği modeli; Türkiye'nin güvenliğini güçlendirecek stratejik bir yönelim ve aynı zamanda bölgede barışın ekonomik zeminini oluşturabilecek bir seçenektir.
Abdülkerim Baştürk'ün çalışmasını bugün yeniden değerli kılan da tam olarak budur.
Baştürk bize geçmişte ne olduğunu anlatıyor.
Burkay üretmeden tüketmenin sonucunu gösteriyor.
Matlı, üretim gücü yeterince gelişmeden sınırsız rekabete açılmanın sanayici üzerindeki tahribatını anlatıyor.
Alinur Aktaş döneminde Bursa Büyükşehir Belediyesi bünyesinde önemli görevler üstlenen böyle bir bürokratın ortaya koyduğu akademik çalışma da siyasetin ve bürokrasinin yalnız günlük meselelerle değil, ülkenin temel sorunlarıyla ilgilenebileceğini gösteriyor.
Şimdi bize düşen ise geçmişin muhasebesinden geleceğin programını çıkarmaktır.
Benim vardığım sonuç iki maddede özetlenebilir:
Bir: Ekonomide ihracat merkezli serbest piyasacılıktan vazgeçmeli; devletçilik temelinde üretimi merkeze koymalıyız. İhracatı hedef değil, üretimin sonucu olarak görmeliyiz.
İki: Dış politikada bölgemizde güvensizlik üreten denge siyasetinden vazgeçmeli; anti-emperyalist, bölgesel işbirliğini esas alan bir Avrasya siyaseti izlemeliyiz.
Çünkü üretim ekonomisinin fabrikaya ihtiyacı olduğu kadar pazara; pazarın ticaret yollarına; ticaret yollarının güvenliğe; güvenliğin ise doğru bir dış politikaya ihtiyacı vardır.
Ekonomi ile dış politikayı birbirinden ayırarak Türkiye'nin önündeki sorunu çözemeyiz.
24 Ocak'ta başlayan hikâyenin yeni bölümünü yazacaksak, başlangıç noktamız üretim olmalıdır.
Üretimi merkeze koyan bir ekonomi ise Türkiye'yi kaçınılmaz olarak yeni pazarlara, bölgesel işbirliklerine ve çok kutuplu dünyanın yükselen merkezi Avrasya'ya yöneltecektir.
Çalışmanın videosuna buradan ulaşabilirsiniz:
https://www.facebook.com/share/v/19mWmfhMgN/