Bu yazıyı Yeni Parti Bursa İl Kongresi’nden önce yazmak isterdim. Fakat çok adaylı seçimlerde her tespit ve uyarı en azından bir taraf için propaganda malzemesi olarak düşünülür. Ayrıca herkes koştururken üzerinde durup düşünülmesi gerekenlerden bahsetmek de beyhudedir. En iyisi şimdi yazmak; hem sıcağı sıcağına hem de herkes oturup şapkasını önüne koyup düşünebilecekken.
Öncelikle Yeni Parti’nin kongre süreçleriyle ilgili genel eleştirilerimi ortaya koymak istiyorum.
-
Kongreler bir partinin en önemli siyasal karar organlarıdır. Partililerin tabandan başlayarak siyasallaştığı ve sorunları tartıştığı en önemli kamusal buluşmadır. Oysaki Yeni Parti kongreleri birkaç yerde seçimden, çoğunlukla oylamadan ibaret kaldı. Bir partinin kongrelerinde siyasi rapor ve program üzerine tartışmalar elzemdir. Yerel kongreler, partilerin genel kongrelerine hazırlık sürecidir. Nitekim genel kongrelerin başarısı, partilerin siyasallaşma ve örgütlenme derecelerine göre belirlenir. Bu açıdan Yeni Parti kongreleri, ilçelerde sadece adayların, il kongresinde ise hiç kimsenin konuşmadığı, sadece kulis yapılan ve güç odaklarının belirleyici olduğu apolitik bir ortamda geçti. Oysaki politika-polis-politea kavramları, kamusal mahiyeti vurgulamak amacıyla seçilmiştir.
-
Kongrelerde sadece başkanların seçilmesi; yönetimlerin, delegelerin, disiplin kurulu üyelerinin başkan tarafından daha sonra yazılması tam bir garabettir. Bu model ancak örgütsüz üyelere dayatılabilirdi. Elbette üyenin de örgütlenme talebinin ortaya çıkması, siyasal bilinçle doğru orantılıdır.
-
Üyelere dayanan sistemin otomatik olarak demokratikleşmeyi getirmediği görülmüştür. Siyasetin kamusal mahiyetini yitirdiği yerde zaten “demos-kratos”tan söz edilemez. Başta belediye başkanlarından müteşekkil belirli güç yapılarının sevk ettiği yığınlaşmadır söz konusu olan. Nitekim yığınlar, siyasallaşmış kitlelerden farklı olarak birer anafor, hatta kara deliktir. Tüm etik ve siyasal değerleri atomize eder ve yutar. İYİ Parti’den istifa ederek Yeni Parti’ye katılan, buna rağmen siyasal aidiyetlerini bireysel olarak kurmamış, siyasal bir tercih nedeniyle Yeni Parti’ye katılmamış kişilerde bu net bir şekilde gözlemlenmiştir. Osmangazi Belediye Başkanı tarafından sevk ve idare olunarak blok oy kullanmış ve yönetimlerde yerlerini garantilemişlerdir. Bu arkadaşlar hangi gerekçeyle blok olarak hareket etmektedir? Bunun siyasal bir mücadele çerçevesinde anlaşılması mümkün müdür? Kara delik metaforu için yeterli bir örnek sanırım.
Bursa’daki seçim sonuçlarına baktığımızda, Nihat Yeşiltaş’ın belediye başkanları, milletvekilleri, PM üyeleri vb. gibi güç odaklarından müteşekkil bir yapının adayı olarak aldığı oy normaldir ve beklenen seviyededir. Siyasal bilinç ve örgütlü mücadele pratiğinin olmadığı yapılarda güç odaklarıyla en uyumlu çalışacak kişi elbette seçimleri kazanır. Telefonda bir dostumun söylediği gibi, “Eğer ben de belediye başkanı olsaydım Nihat Yeşiltaş ile çalışmak isterdim.” dedi. Haklıydı; Yeşiltaş, siyasal bilinç sahibi bir örgütün değil, güç odaklarının “makbul başkanı”ydı. Bütün bunlara karşın Özgür Şahin’in aldığı 5.858 oy az değildir. Nilüfer’de belediye başkanı karşısında olmasaydı, sonuca tesir eden bir oy dağılımı ortaya çıkabilirdi. Yine de Osmangazi’de Erkan Aydın’ın belediye gücü ve İYİ Parti kökenlilerin blok oyu azımsanmayacak önemdeydi. Yıldırım’da ise Ahmet Keskin faktörü ve Nihat Yeşiltaş’ın ilçesi olmasına rağmen fark ihmal edilebilir derecedeydi. Mudanya İlçe Başkanı, oligarşik yapıya karşı kararlı tutumuyla öne çıktı ve sandıkta karşılığını aldı. İnegöl’ün de tutumu önemliydi. Sanırım bu seçimin kaybedeni hanesine ismi birinci sıradan yazılacak olan Sinan Nergiz’dir. Osmangazi’de çıkan sonuç, ilçe başkanlığı seçim sonuçlarına oldukça yakındı. Bu da Nergiz’in seçmeninden koptuğunu ve Yeşiltaş’a oy katkısında bulunamadığını ortaya koydu. Nergiz’e verilen oyların 700’ü Şahin’e gitti. Osmangazi Kongresi’nden sonra Nergiz, parti içinde bir güç hâline gelmişti. Şimdiyse siyasi kaderini tamamen güç odaklarına teslim etti. Artık arkasında hiçbir üye desteği yok.
Son olarak bütün bu yazdıklarımıza kanıt olarak sunabileceğimiz bir Nihat Yeşiltaş açıklamasından bahsetmek istiyorum. Sevgili Yeşiltaş, “Programı, projesi yok.” eleştirilerine “Evet, yok; tek projem direnmek.” yanıtını verdi. Oysaki tarihte hiçbir direniş ve devrim programsız gerçekleşmemiştir; hatta önce program gelir. Çünkü kurucu irade ancak bir program etrafında kitleleri birleştirebilir. Mustafa Kemal’in ilk yaptığı işlere bakalım: Amasya Tamimi, Erzurum-Sivas Kongreleri, Misak-ı Millî, BMM’nin açılışı, 1920 Layihâsı ve 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu. Önce siyasal program ve merkez, ardından mücadele ve direniş. Lenin de benzer değil mi? 1917’de Nisan Tezleri ve ardından Ekim Devrimi’ne kadar sürekli yenilenen siyasal taktikler. Mao Zedong, KMT ile savaşın en kritik zamanında, 1935 Zunyi Konferansı’nda ÇKP’nin geleceğinin belirlenmesinde öncü konuma geçti ve Japonlarla savaşın en hararetli dönemi olan 1942’de, “Bizim işimiz yalnızca direnmek.” demedi. 1942’de, 15 gün süren Yenan Kültür-Eğitim Konferansı’nda, 1949 devriminin siyasal, örgütsel ve zihinsel temelini sağlamlaştırdı. Bütün askerî başarıların öncesinde doğru siyasal program ve strateji, bütün askerî yenilgilerin öncesinde ise yanlış siyaset ve stratejiler vardı. Devrim tarihlerini okumak, dikkatli tetkik etmek çok önemlidir. Fakat bu çaba da bir niyete bağlıdır şüphesiz. Hayatınızda önceliğinizi vatan, ulus ve insanlık oluşturuyorsa o zaman böyle bir teorik çaba içine girersiniz. Yoksa hiçbir şey yapmamanın teorisini üretirsiniz. Yeşiltaş’ın sözleri bundan öte bir anlam taşımıyor. Bundan önce ne yaptıysa onu yapmaya devam edecek. Neticede bu tutumunun ödülünü de Kongre’de aldı, hakkıdır. Hayırlısı olsun.