1960’lı yıllar Türk siyasetinde son derece önemli bir dönüşümü temsil eder. 1961 Anayasası’nın özgürlükçü vasfı,Kıbrıs meselesinde ABD’nin Türkiye’yi tehdit eden açıklamaları ve uluslararası siyasal mücadelelerin tesiriyle sol-sosyalist düşünceler Türkiye’de karşılık buldu. TİP, FKF, Dev-Genç derken, DİSK’in kuruluşu ve işçi hareketinin öğrenci-gençlik mücadeleleriyle buluşmasıyla 1970’te sosyalist mücadele Türkiye’de zirveyi gördü.

Buna karşın, tüm dünyada olduğu gibi ABD, kendi hegemonik alanında ABD karşıtı siyasal yükselişlere izin vermemek için çeşitli araçları devreye soktu. Özellikle NATO üyesi ülkelerde, âdeta ikinci bir devlet yapılanması olarak Gladio/Süper NATO, ABD hegemonyasının en önemli araçlarından biriydi. Anti-emperyalist hareketlerin bastırılması da bu yapılanmanın öncelikli görevleri arasındaydı.

NATO Karargâhı’nda çalışmış ve bu yapılanmanın dünya ölçeğindeki önemli kişilerinden, eski Nazi subayı ve yeni CIA ajanı Ruzi Nazar ile teşrikimesai geliştiren Alparslan Türkeş sivil siyasete geçmiş, CKMP’de Osman Bölükbaşı’nın yerine liderliği ele almıştı. 1969’da Adana’da yapılan CKMP Kongresi’nde geleneksel Türkçü (Bozkurtçu-Tengrici-seküler) anlayış tasfiye edilmiş, Türk-İslam sentezi, CKMP yerine kurulan ve Üç Hilal’i sembol olarak benimseyen MHP’nin yeni ideolojisi olmuştur.

CHP’nin ortanın solunda karar kılması, şüphesiz “Sovyet hegemonyası”ndan rahatsız milliyetçileri yeni bir harekete yönlendirebilirdi. Böylelikle siyasal ideolojisi Türk milliyetçiliği ve halkçılık üzerine şekillenen Kemalizm’in milliyetçi-sağ kanadı, geleneksel CHP’nin esas temsilcisi olma iddiasında bulunabilirdi. Nitekim Turan Feyzioğlu’nun CGP’si bu iddia ile kurulmuştu. Yalnız Türkeş, ortanın soluna yönelik tepkiyi örgütlemekle yetinmedi. Ona yeni bir ideolojik içerik vererek sola karşı savaşacak bir milis yapılanmasına da girişti. CKMP’nin komandoları ile başlayan bu süreçte, NATO’nun gayrinizami harp eğitimleri verildi ve komando kamplarında yetişenler, kızıl tehlikeye karşı savaşmak üzere görevlendirildi.

MHP, NATO konseptine uygun bu yeni yapılanmasıyla, Türk milliyetçiliğinin anti-emperyalist ve sosyalizan geleneklerinden de kopmak zorunda kalıyordu. Esas tehlike olarak gördüğü Sovyetler Birliği’ne karşı ABD ile ittifakı zaruri görüyor, Türk milliyetçiliğinin İttihatçı ve sosyalizan damarlarını kesmeye çalışıyordu. Necip Fazıl’ın MHP ile kurduğu ilişki bu yeni tarih tasarımı ve ideoloji tesisi için anlamlıdır. Türkeş, İttihatçılığa karşı II. Abdülhamid’in müdafiiydi; Yusuf Akçura’nın sosyalizan milliyetçiliği tamamen unutturuluyor, Türk Ocakları geleneğiyle olan bağ ancak seçmeci olarak kuruluyordu. ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi’ne uyumlu olarak ve sosyalistlerin çok iyi bilmedikleri dinî alan ile ilgili peşin hükümleri karşısında İslami vurgu öne çıkıyordu.

1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılması Türkeş’i daha ılımlı bir çizgiye getirmişti. Nâzım Hikmet’ten şiirler okuyordu.Fakat MHP içinde İslamcı bir çizgi kuvvetle barındığı gibi, FETÖ partinin bölünmesi dâhil olmak üzere tesirini hissettiriyordu. PKK’nın 1990’lı yıllarda şiddetlenen terör eylemleri, MHP’nin temsil ettiği sert üniter çizgiyi beslemeye devam etti; 1999’da Öcalan yakalandığında MHP tarihinin en büyük oy oranını yakalamıştı.

AKP iktidarı ise Türk milliyetçiliğinin tarihinde yeni bir kırılmayı başlattı. Özellikle 2007 sonrasında millî bayramların âdeta yasaklanması, T.C. ibarelerinin sökülmesi, Kürt açılımı, ülkede "Türk'üm" demenin liberal ağızlarca âdeta suç hâline getirilmesi, Balyoz’da askerlerinin, Ergenekon’da aydınlarının uğradığı mağduriyet ve zulümler karşısında önemli bir tepki gelişiyordu. 2010’da TGB liderliğinde başlayan ve yüz binlerce gencin sokaklara döküldüğü yürüyüş silsilesi, milliyetçi-halkçı-cumhuriyetçi ideolojiyi tekrar canlandırmıştı. Gezi Olayları’nda bu kesimler son derece aktifken, Bahçeli ülkücüleri meydanlardan uzak durmaya çağırıyordu. Yalnız 2014’te Doğu Perinçek hapisten çıkınca,izlediği siyasetlerle TGB’de toplanmış bu örgütlü tepkiyi dağıttı ve kendi hareketini tamamen sönümlendirdi.

Türkiye’de İslamcı kimliği de olan siyasal iktidarın uygulamaları sırasında iki tepki gelişti. Birinci tepki bu uygulamaları İslamî bulmuyordu, anti-kapitalist Müslüman hareketleri doğuyordu ama gelişemedi. Geçim derdi ağır bastı; siyasal referans olmadan işe girmenin çok zorlaştığı bir ülkede, moral merkezli davalar geri çekildi. İkinci tepki ise özellikle kentlerde yaşayan ve eğitim düzeyi yüksek gençler arasında hızlı sekülerleşmeydi. Ayrıca AKP’nin otoriterleşen yönetim tarzı karşısında, zaten İslamcı bir siyasal çizgiyi temsil eden II. Abdülhamid’i bu yeni milliyetçi-seküler gençlerin kabullenmesi zordu; hürriyetçi fikirleri, genç ve karizmatik duruşlarıyla İttihatçılar göz dolduruyordu.

2010 sonrası gelişen bu seküler-milliyetçi gençliğin TGB’den sonra kitlesel olarak buluştuğu bir mecra olmadı. Zafer Partisi namzetti ama Ümit Hoca Silivri’den çıktıktan sonra süngüsünü biraz düşürdü. İYİP yaşadığı büyük savrulmalarla bir dava partisi olma hüviyetini kazanamadı. Ayrıca bu iki partinin sağ-popülist çizgisinin de sınırları var.CVP ve Kutlu Parti gibi oluşumlar ideolojik olarak daha tutarlı olmakla birlikte, maddi imkânlar çerçevesinde etki alanları son derece sınırlı. CHP ve Yeni Parti, kendi doğal tabanı olan bu kitleyi kaybetmek için âdeta elindeki tüm şartları zorluyor. Oysaki halkçı-kamucu bir ekonomi programıyla, bu seküler milliyetçi kesimler, yeniden Yusuf Akçura’nın sosyalizan Türk milliyetçiliğini hatırlayabilirler.

Baro seçimleri net olarak şunu ortaya koyuyor: Türkiye’nin AKP iktidarının tesis ettiği rejime direnebilecek büyük birikimi var. Yalnız bu birikimi bir arada tutacak ittifak çatısı ve siyasi parti yok. Türkiye’de Cumhuriyetçilik temelinde halkçı-milliyetçi-sosyalist çizginin birliği sonuç alır. Siyaset ve aydınlar bu Cumhuriyetçi Güç Birliği’ni tesis etmelidir.Baro seçimleri bu birliğin deneyimi olarak son derece kıymetlidir.