Bir ülke düşünün; üzerinde dört mevsim yaşanan, üç tarafı denizlerle çevrili, yeterli miktarda verimli toprağa, dağlara ve kadim uygarlık birikimine sahip. Eğer insan bir simülasyon oyununda dünya haritasında bir yer seçecek olsa şüphesiz bu ülke ilk tercihlerden biri olur. Fakat kendi gerçekliğinde, yetenekli ve okumuş kesimlerinin yurt dışına kaçmak istediği, kalanların ise kayıtsız bir beklentisizlikle hayata tutunmaya çalıştığı bir ülke burası.
Baharlarında “bereket” olarak görülen yağmur “sel felaketi” korkusuna dönüşmüş; kışın toprağı örten, dinlendiren, besleyen kar; keşmekeş hâlindeki büyükşehir trafiğini hareket edilemez kılmış. Yazları ise doğal nedenlerin dışında ortaya çıkan yangınlarla ciğerleri kavurmuş. Dört mevsimin tadı, dört mevsim acıya dönüşmüş.
Kamu çıkarı yerine bireysel çıkarı yücelten, toprağa vatan değil kupon arazi gözüyle bakan, denizleri denetimsiz kirli atıklarla müsilaj batağına çeviren, yolsuzluğu azdıran, planlamaya yüz çeviren, bir avuç haraminin kirli sofrasından attıklarından beslenmeyi bekleyen asalak bir sınıfın, emeğin her nasılsa hakkının ödenmeyeceğini bildiğinden kolay yoldan para kazanma hevesiyle hareket ederek uyuşturucuya, finansal balonlara, sosyal medya maymunluğuna hapsolmuş bir millet ve genç kuşakların ahvalidir bu. Üretimden kopuk bir rantiyer sınıfın egemenliği ve çıkarına hizmet eden keyfî yönetimlerin, neo-liberal amentülerle şekil verdiği bir ülke.
Neo-liberalizmin felaketini, üretimi öne çıkaran ve kamuculuğu piyasa ekonomisine ortak eden ülkeler dışında herkes yaşamaya başladı. Kimi ülkeler bu felaketi Ukrayna örneğinde olduğu gibi büyük bir toplumsal ve siyasal çöküşle tecrübe ediyor. 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından tarihin en büyük yağma ve yolsuzluklarına muhatap olan bir ülkedir Ukrayna. Dünyanın en verimli topraklarına sahiptir; ülkede neredeyse birinci sınıf tarım toprağı olmayan yer yok. Donbass ve Harkow çok ciddi sanayi kültürüne sahip kentlerdi. Zaporejya başta olmak üzere nükleer teknolojiye ev sahipliği yapan bu ülkenin başkenti Kiev, Slav coğrafyasının tarihî başkenti olarak büyük bir kültür ve eğitim merkeziydi. Neo-liberalizmin, yolsuzluğa bulaşmış, rantiyer bir sınıfın elinde bu muazzam ülkeyi çeyrek asırda mahvettiğini gördük. Devlet Başkanı N. Zelenski bu çürümüşlüğün kişiliğe bürünmüş hâli adeta. Madde bağımlısı ve büyük yolsuzluklara bulaşmış bir müptezel olarak büyük yağmayı, yeniden dirilttikleri Nazi mirası üzerinden azdırdıkları Azov taburlarıyla gerçekleştirdikleri katliamların kanıyla örtmeye kalktılar. Neticede Donbass direndi, Rusya ise “ölüm-kalım” seçeneği karşısında dövüşmeyi seçti. Hatırlarsınız, İstanbul Anlaşması ile savaş bitebilecekken dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın emriyle Zelenski, milyonların kanını döken ve günümüzde devam eden savaşı sürdürme kararı almıştı. Bir ülkede neo-liberal sistem, yolsuzluğa, keyfî yönetime, toplumu ayrıştıran ve çatıştıran siyasal söyleme sahip olunca emperyalistlerin de dolayısıyla emrine giriyor. Her sistem, daha büyük bir sistemin parçası sonuçta.
Diğer yanda Fransa’da milyonlar ayakta. Liselilerin eğitimde neo-liberal uygulamalara karşı başlattıkları protestolar, üniversitelerin ve işçi sınıfının katılımıyla isyana dönüştü. Köklü devrimci geleneği, uzun yıllara dayanan kamucu uygulamaları ve 1945 sonrası ülkenin kahramanı Charles de Gaulle’ün bağımsızlıkçı çizgisi; Sosyalist Parti lideri F. Mitterand’ın neo-liberalizmin saldırısı karşısında daha fazla direnememesiyle savrulmaya başlamıştı. Bugün neo-liberalizmin Fransa için hiçbir çözümü yok. Fransızlar, vergi verdikleri, vatani görevlerini yaptıkları bu ülkede tekrar devletin onlar için eşit, parasız sağlık, eğitim ve konut hakkını güvence altına almasını istiyor. Devleti çağıran iki akım büyüyor: birisi M. Le Pen’in Ulusal Partisi, diğeri J. L. Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sı. Le Pen, sağ popülist çizgide devleti tekrar güçlendirmeyi vaat ederken sermaye sınıfını mülkiyetini koruma perspektifinden kopmuyor. Bir nevi burjuvazi için ehvenişer olarak yeni bir Bonapartizm tercihi sunuyor. Mélenchon’un programı, demokratik sosyalizme açık olsa da çok net değildi. Ülkedeki diğer siyasal güçler önünü kesmesinler diye biraz alttan alıyordu. Neticede Le Pen karşısına kendisi çıkamazsa ılımlı faşist bir harekete destek açıklaması yapamayacağından neo-liberallerin ittifakına ses çıkaramazdı. Fakat Fransa’daki son isyan, Mélenchon’un tedirginliği üstünden atmasını sağladı ve kararlı bir ifadeyle neo-liberalizme meydan okudu.
Türkiye’de manzara-i umumiye ortada. Girizgâhta ifade etmeye çalıştık. Durum Fransa’dan kötü, Ukrayna’ya yakın. Öyle ki finans sermayesinin sıcak para ihtiyacı, ordumuzu Arap çöllerine iten bir tavırla emperyalizme tam teslimiyete doğru gidiyor. Akabinde olacakları yazmak bile içimden gelmiyor. Maalesef bu vahim durumda muhalefet, mecliste ağzına yüzüne bant sararak iktidarı dehşet içinde (!) bırakıyor. Partilerin yaslandıkları egemen sınıflar, ekonomik program ve küresel tercihler çok farklı olmayınca siyaset, küçük rantlar uğruna kendini rezil eden kişilerle dolar. Diğer yandan Bursa’da kaleme aldığımız Demokratik Sosyalist Manifesto, büyük çözümü gösteren bir programatik metin olmasına rağmen şimdilik tarihin önüne görev koymak zorunda kalacağı günü bekliyor. Tabii tarih tek başına görev dağıtmaz, şartlar ortaya çıkar ama yeterli öncü birikim ve siyasal araç yoksa çabalar akamete uğrar. Buna rağmen Manifesto, finansal balon vurgusunu kuvvetle yaptıktan bir ay sonra “fon balonu” patladı. Sorunları tespit etmiş, çözümleri de göstermişti. Siyasetin gündelik çıkar ve çatışma dünyasından çıkıp biraz program tartışmasına, öncü çekirdeğin toparlanmasına ve mevzilenmesine ihtiyaç var.