Bugün medyada verilen bilgilere göre “borsadan 4,3 trilyon buhar olmuş”. Bu tabir “para”nın formu üzerine kafa yormayanlar için ilk başta yanıltıcı olabilir, sanki para uzay boşluğuna atılmış ve oradaki koşullar nedeniyle müthiş bir kimyasal tepkimeye girmiş ve dünyayla maddi bağı kopmuş gibi. Oysaki para, tarihin formları içinde gerçekten gaz formdur. Bilhassa her türlü devlet denetimi ve sınırlamadan muaf tutulması konusunda neoliberal amentünün bütün iktisat sahasını kuşattığı yarım asra yaklaşan bir zaman zarfı içinde para, çoğalabileceği yeni bünyelere doğru saniyeler içinde hareket etti. Adeta hava yoluyla bulaşan bir virüs gibi kendisine uygun bir bünyeye, iletişim teknolojilerinin verdiği imkânlar sayesinde ulaşabildi.

Esasen para, üretilen maddi toplumsal değerin değişime konu olmasını kolaylaştıran bir semboldür, değerin kendisi değildir. Değerin temsilinin sembolü olarak formülleştirebiliriz. Buna rağmen toplumsal emeğin bir kısmını emerek, kendisi bir değer üretmese bile para insana para kazandırabilir. Başta simya gibi anlaşılabilecek bu durum tarihte “faiz” olarak zuhur etmiştir. Hz. İsa ve Hz. Muhammed’in “faiz”e karşı son derece keskin tutumları, parayı insanın varoluşunu tehdit eden bir virüs olarak görmelerinden kaynaklanır. Öyle bir virüs ki emeğin maddi değerini oluşturan ilişkiler ağını bozarak insanı yabancılaştıran, böylece beşerin insan olma sürecini mahveden bir illet. Marx yine benzer bir nefretle paranın bu vasfını “fetiş” olarak nitelendirdi.

Kapitalizm doğduğu günden itibaren finansal genişlemeyi de beraberinde getirdi. Keynes gibi iktisatçılar, paranın bu fetiş karakterinin kontrol altına alınması gerektiğini 1929 Ekonomik Buhranı’ndan çıkardıkları derslerle kavradılar. Finans, üretimi destekleyen bir mali araç olarak kalmaz da para kazanmanın başlıca sektörü hâline gelirse, üretimi boğacağı ve kapitalizmin de sonunu getireceği aşikârdı. Tabii kapitalizmin sonu gelecek diye hemen okuyucular sevinmesin, çünkü daha beteri pusuda beklemektedir. Keynes’in kapitalizmi, üretim ve metaların mübadelesine dayanan bir sermaye birikimi süreci olarak tarihsel manada ortaya çıkabilecek en kötü senaryoya karşı mevzi alır. Bunu da mümkün mertebe ithalat-ihracat dengesi ile üretim-tüketim dengesi içinde tutmaya çalışan bir anlayışla yapar.

1970’li yıllarda Batı ekonomilerinde yaşanan daralma ve verimlilik kaybı, Keynesyen modelin tasfiyesi ve neo-klasik yaklaşımın hâkimiyetini beraberinde getirdi. Nitekim süreç içinde finans ve üretim ilişkisi koptu, finans para kazanmanın başat sektörü hâline geldi. Dolayısıyla üretilmemiş emeğin bir değeri olmayacağı için bütün finansal genişlemeler bir yönüyle finansal şişmelere dönüşmekteydi. 1974’te ABD Merkez Bankası bu genişlemeyi sağlamak ve dünyadan artık çekmek için doların altın standardına bağlılığını kaldırıp sınırsız dolar basmaya başladı. Süreç içinde piyasada maddi üretilen değerin beş katı kadar, aslında karşılığı olmayan fakat piyasada işlem gören para dolaşmaya başladı. Bu paranın çeşitli ellerde birikmesi, üretim sistematiğiyle değil, spekülasyonlar üzerinden gerçekleşti. Dönemin ruhu, iktisadın dilini kitleler için anlaşılmaz kılarak onu kutsi bir mertebeye çıkartırken, insan sadece bir homo-economicus olarak kodlandı ve onu belirleyen diğer tüm vasıflardan soyundu. Yeni motto “para kazanıyorum, öyleyse varım” olarak belirlendi. Kumarhane kapitalizmi, sonunda kasanın mutlak kazandığı ama o arada parasını kısa vadeli büyüterek tam bir kumarbaz gözü karalığına sevk ettiği “yatırımcılar”ın, büyük finansal tekeller tarafından soyulduğu bir sistem kurdu. Borsa üzerinden dönen kumarhane kapitalizmi, diğer taraftan da kredi satarak başta konut piyasası olmak üzere spekülatif kazançları kamçıladı. Tabii netice, büyük bir balona dönüşmüş konut piyasasında fiyatların hızlıca düşmesi ve kredilerini geri ödeyemeyenlerin her şeylerini kaybettiği, paraların buharlaştığı bir durum yarattı. İşte buna da henüz aşılamayan 2008 Finansal Krizi diyoruz. Tabii buharlaşan para, büyük finansal tekellerin kontrolünde genişleyeceği alanlara doğru gezmeye devam ediyor. Bu arada batan kredi kuruluşları ve bankalara da, bir zahmet, ülkenin emekçilerinden el konan artık ile ABD 3 trilyon dolar vererek kurtarmış oldu. Neticesini Trump, bitmeyen savaşlar ve tahmin edilemeyen piyasa hareketleri olarak idrak etmekteyiz.

Türkiye ise var olan siyasal ve toplumsal çürümeyle birlikte bu durumu en sakil ve hoyratça tecrübe ediyor. Aradaki fark, birinde balonlar şişerken sistem şeffaflık iddiası ve onu destekleyen kurumlarla bir illüzyon yaratıyor. Oysa şeffaflık öyle bir durum ki, her şey şeffaf hâle geldiğinde artık hiçbir şey göremez oluyorsunuz. Bizde ise her şey göze sokulabiliyor, nasılsa çürüme o boyutta ki haberleri takip edenler “bu ne rezil bir sistem” demek yerine “kısa zamanda nasıl bu kadar para kazanabiliriz” diye hayallere dalıyor.

Türkiye’de sesi çıkmayacak kadar istisna sayılan birkaç siyasal hareket ve yazardan başka bu hakikatleri dile getiren yok. İktidar ve onun ancak yedeği olabilecek bir muhalefet olduğu sürece, üretilen maddi değerlerin hoyratça yağmalanması devam edecek. Nasılsa zararlar halkın cebinden ödenir.

Bunları yazarken aklıma Yeni Parti’nin Osmangazi İlçe Kongresi’nde yaşananlar geldi. Suyun başını tutanların iktisadi mobbinglerle nasıl siyasal netice aldığını düşündüm. Yalnız bir farkla, siyasal balonlar finansal balonlardan bile çabuk patlar. Yeni Parti siyasi, kültürel ve iktisadi olarak neo liberalizm ve onun maddi-manevi her türlü değeri silen vasfına karşı bir duruş sergilemezse ki böyle bir niyet ve anlayış bugüne kadar hiç ortaya konmadı, bir siyasal balon olarak sönmeye ya da patlamaya maalesef mahkûmdur.